*** HACIBEKTAŞ VELİ DERGAHI ***


Alevi dergahları , dünyaya ve öte dünyaya ilişkin felsefi ve sosyal tartışmaların yapıldığı , dergaha gelen canların , muhiplerin eğitildiği , yetiştirildiği birer okuldur. Dergahlar , ' insan-I kamil ' denen canların yetişmesinde birer yuvadır. Bunlardan alınan ışığın , benzer yollarla diğer canlara yansımasında adeta birer aynadırlar.

Dergahlar , toplum içinde örnek davranışları ile insanlığa yol gösterici olan , çevresinde sevilip sayılan , buyruğundan çıkılmayan , önder kabul edilen kişilerin Hakka yürümesinden sonra çoğu kez , ya yaşadıkları mekanlardan oluşur ya da kendini sevenler tarafından yapılan külliyelerdir. Dergahlar , topluma eşitlikçi , özgürlükçü bir düşünce ve yaşam tarzı oluşturan bölüşümcü halkevleridir. Orada toplumcu bir hayat sürer. Olan , olmayana hem bilgi hem ekmek dağarcığını ardına dek açar.

Dergahlar , dervişlerin , dedelerin , babaların oturdukları töresel ve dinsel törenlerin yapıldığı kurumlardır. Küçük dergahlara ; tekke ya da zaviye , büyük dergahlara ve ünlü olanlara dergah ya da asitane adı verilir. Bir zamanlar Anadolu , Rumeli ve Horasan ' da yol boyunca altı saatte bir her durakta Alevi - Bektaşi dergahı bulunur , böylece yolcular konaklayacakları inanılır ve güvenilir mekanlar bulurlarmış.



Pir evinde gelen dolu

Dergahlar ; gönülleri birlik ve kardeşlik duygusu içinde birbirine kenetlenmiş , insanların toplumsal bir anlayışla astlık - üstlük ayrımı gözetmeksizin bir arada bulundukları , tapındıkları yerlerdir. Alevi - Bektaşi yoluna kabul edilmiş törenleriyle görgü cemleri bu dergahlarda yapılır. Pirevi , Alevi - Bektaşi yolunun dinsel merkezi sayılır. Pirevinde , yolun en büyüğü olan ' Dede ' ya da ' Dedebaba ' oturur. Hacı Bektaş Veli , bir iyilikler odağı , bütün acıların ilacıdır. Ona uzanan eller boş dönmez. O, öksüzleri , kimsesizleri , düşkünleri , çocukları korur , kan dökülmesini sevmez. Her dergahta ' dede ' , ' dedebaba' ve ailesinin oturduğu bir bölümle dervişlerin , öbür hizmet erlerinin odaları , eğitim erlerinin odaları , eğitim yaptıkları , halvete daldıkları mekanlar , aşevi , konuk odaları , cem için meydan odası , birçok dergahta sebze , meyve bahçeleri , tarlalar vs. bulunur. ABD ' de Michigan Detroit Bektaşi dergahı , bu geleneği sürdüren canlı bir örnektir.

Hacı Bektaş kasabasında bulunan ve adına ' pirevi ' denilen dergah dışında beş büyük dergahtan da söz ediliyor. Bunlar ; Rumeli - Dimetoka'da Kızıl Deli Dergahı , Antalya - Elmalı Tekke köyünde , Abdal Musa Dergahı , İran Kerbela ' da Kerbela Dergahı , İstanbul Merdivenköy' de , Şahkulu Sultan Dergahı ' dır. Bunlar dışında Anadolu ' nun çeşitli yörelerine yayılmış , bugüne dek her tür toplum ve doğa koşullarına direnerek yaşamlarını sürdürmeye çalışan onlarca tekke ve dergahtan bugün bile söz etmek olasıdır.

Eskişehir ' deki Seyidi Battal Gazi ve Sücaettin Veli dergahları , Isparta Senirkent - Uluğbey ' deki Veli Baba Dergahı , İzmir Kemalpaşa ' daki Hamza Baba Dergahı , İstanbul ' da kendi adı verilen mezarlıkta bulunan Karaca Ahmet Sultan Türbesi bunlardan birkaçıdır.

Birlik , kardeşlik yuvaları

Dergahlar , dergahı yaptıranın ya da orada gömülü bulunan kişinin adıyla anılır. İçinde genellikle ya dergahın kurucusunun ya da ' postnişin ' lerinin türbesi vardır. Dergahlar ; gönülleri birlik ve kardeşlik duygusu içinde birbirine kenetlenmiş , insanların toplumsal bir anlayışla astlık - üstlük ayrımı gözetmeksizin bir arada bulundukları , tapındıkları , adeta ' türop ' oldukları yerlerdir. Alevi - Bektaşi yoluna kabul ediliş törenleriyle görgü cemleri bu dergahlarda yapılır. Pirevi , Alevi - Bektaşi yolunun dinsel merkezi sayılır. Pirevinde yolun en büyüğü olan ' Dede ' veya ' Dedebaba ' oturur. Hacıbektaş ' taki pirevi , çarpıcı , yumuşak mimarisiyle bir siteyi andıran kendine yeterli kullanım amacıyla Anadolu ' da kurulmuş en görkemli dergahlardan biridir.

Pirevi , üç avlu ve bunların çevresinde sıralanmış birçok yapıdan oluşuyor ; aşevi , mihmanevi , kilerevi , meydanevi (cemevi ) bunlardan birkaçıdır. Pirevine çatal kapıdan girilir. Nadar avlusu ile birinci avludan geçilip ' mihman evi ' nin bulunduğu yere varılır. ' Üçler Kapısı ' ndan girilen ve ' dergah avlusu ' denilen ikinci avluda ; aşevi , meydan evi gibi kısımlar bulunur. ' Altılar Kapısı ' nda girilip ' Hazret Avlusu ' na açılan üçüncü avluda ' Hz. Pir ' in türbesi ' , ' Kızılca Halvet odası ' ve ' Kırklar Meydanı ' bulunuyor.

İkrar törenleri , ' meydan evi ' nde yapılıyor. Tavanı , 7 kat göğü simgeleyen bir mimaride yapılan meydan evi , aynı zamanda ' cemevi ' dir. Giriş kapısına ' eşik ' denir. Odanın ortasına ' Dar ' ya da ' Darı Mansur ' denilir.Girişin karşısında bulunan ocağa ' Hz. Fatma Makamı ' ya da ' Küre Makamı ' adı verilir. Simge olarak bir çerağ konur , ocağın iki yanına ise Hasan ve Hüseyin ' I simgeleyen 2 çerağ ( şamdan ) bulunur. Meydan evinin girişinde , sağ karşı köşede , yerden yüksekçe bir yere ' mürşit ' postu konur. Mürşit postunun sağına ' Allah Muhammed - Ali ' yi simgeleyen üç fitilli bir kandil ve diğer basamaklardan birinde de ' 12 İmam ' I simgeleyen 12 mumun konduğu bir makam vardır. Makamın önünde 12 dilimli ' teslim taşı ' durur. Makamın solunda ' rehber postu ' bulunur. Bunu , meydan evinde , 12 imama verilen 12 postun yer aldığı makamlar tamamlar. Bu postlara pirevinde baba ve dedeler , dergahlarda baba , derviş ve muhipler otururlar. Erler ve bacılar da meydana gelince cem ayini başlar. Meydan evindeki törende dede ya da baba ' dar ' da şu gülbağı okur.

'' Bismişah ' Allah! Allah! Özüm darda , yüzüm yerde ,
Erenlerin dar - I Mansur ' unda , er Hak divanında ,
Erenler meydanında , elimden , dilimden , vesair
azamdan her ne günah sadır oldu ise erenlerin ,
affım niyaz ederem. Bu fakirden ağrınmış
incinmiş can kardeşi varsa dile gelsin , bile gelsin.
Bende hakkı olan kardeş talep etsin.
Tarikatta boyun kesmek hatadır.
Erenler menzili teslimi rızadır.
Elimden , dilimden her ne gelirse
Elim kesmek , dilim kesmek revadır.''


Pirevindeki gelenek , bazı farklılıklara karşın tüm dergahlarda aynı doğrultuda yürür. Hacı Bektaş Pirevi' nden ışık alan muhipler , dervişler , ermişler , dedeler , babalar Anadolu ' yuaydınlatmak için yola koyulurlar.



Halkın gönlündeki Hacı Bektaş Veli

Hacı Bektaş Veli 'nin sevenleri , gönül evleri her yıl binlerce kilometre yol kat ederek , sadece Anadolu ' dan değil dünyanın dört bir yanından sel gibi ona akarlar. Gönüller pirine sevgilerini , saygılarını binbir yolla belirtmeye çalışırlar.

Kurbanlı , adaklı cemlere katılır , turnalar misali semah döner ve Pir ' in dergahında kendilerine düşen dolu bardağından nasiplenerek , bir yıl sonra buluşmak üzere niyaz edip ayrılırlar.

Onun adı , halk arasında binbir sevgi sözcüğüyle anlatılır. Sultan , Baba Sultan , Pir , Hünkar nitelemeleri , bunlardan sadece birkaçıdır. Halka göre Hacı Bektaş Veli , ulular ulusu bir kimsedir. Gövdesi gömüldüğü yerde , soluğu bütün göklerde , sıcaklığı gönüllerde , tini bütün yeryüzündedir. Yıllardır Alevi - Bektaşi düşüncesi üstüne araştırmalar yapan İsmet Zeki Eyüboğlu , halkın gönlündeki Hacı Bektaş ' I bakın nasıl anlatıyor: '' Anadolu ' nun gezdiğim 57 ilinde Hacı Bektaş Veli ' ye karşı büyük , içten bir sevgi gösterildiğine , O ' nun büyük bir ermiş ( veli ) olarak nitelendirildiğine tanık oldum. O ' na karşı olanların çoğu , şeriat yanlısı , bilgisiz kişilerdir. Halkın gönlünde yatan Hacı Bektaş Veli , adı eski bir geleneğin odaklaşmış simgesi gibidir.''

Anadolu insanı , Hacı Bektaş Veli ' yi kendi gönlünce biçimlendirip yaşatmayı , yazılı kaynaklara önem vermemeyi yeğliyor. Ona gereken önemi vermeden Anadolu ' da ortaya çıkan kimi yazın ürünlerini , özellikle halkbilimi alanına girenleri anlamanın zor olacağını belirten Eyüboğlu , ' Hacı Bektaş Veli ' çağlar boyunca gelişen bir halk düşüncesinin , bir halk yaratıcılığının öncüsüdür ' diyor.

Hacı Bektaş Veli ile ilgili yazıya geçmemiş bütün söylencelerin , öykülerin yaratıcısı halktır. O ' nu severek benimseyerek yaşatan halktır. Anadolu ' da halktan Hacı Bektaş Veli ' ye , Hacı Bektaş Veli ' den halka giden gizemli bir yol vardır.Anadolu insanının gönlünde Hacı Bektaş Veli , bir iyilikle odağı , bütün acıların ilacıdır. Ona uzanan eller boş dönmez. Dilekler , günün birinde bağlanan dilek ağaçlarında sır olur ve yerine gelir. Tanrı , dilekleri , bu sevgili ermişinin aracılıyla onaylar. O , öksüzleri , kimsesizleri , düşkünleri , çocukları korur , sever , onlara dokunulmasını , kan dökülmesini sevmez.

Bektaşilik konusundaki çalışmalarıyla tanınan sosyal antropolog Belkıs Temren de şu saptamalarda bulunuyor. ''Evliyaların doğum ve ölüm tarihlerinden çok , toplum üzerinde bıraktığı izler , önemli kabul edilmektedir. Bektaşilere sorulduğunda , bu tarihlerin kanıtlanmasının onlarca önemi bulunmadığını , kendilerinin de böyle bir çaba içinde olmadıklarını , zamanın sadece ' an - I tarif ' için gerektiğini , asıl olanın ' an - I daim ' olduğunu vurgularlar. Bu nedenle Bektaşi menkibelerindeki anlatımlarda , bazen zaman dilimleri karışmış olarak görülmektedir. Burada önemli olan zaman değil , mekan vardır. Nasıl Shakespeare ' in eserlerinde mekan değil zaman varsa , Bektaşi menkibelerinde de aynı anlamda zaman yoktur , mekan vardır. '

Yaz ayları,Aleviler açısındansadece mevsim nedeniyle değil,törenlerin yoğunluğu açısından da sıcak geçiyor. İstanbul,Ankara,İzmir ve hemen her kentteki Alevi derneklerinin düzenlediği semahlı geceler ve piknikler dışında Anadolu Aleviliğince kutsal sayılan veliler,ulular adına kurulmuş dergahlardaki "anma günleri" ne yetişmek için bile koşar adım yaşamak gerekiyor. Örnek vermek gerekirse,İstanbul'da yaklaşık 20 Pir Sultan Abdal ve 10 Hacı Bektaş Veli Kültür Derneği şubesi var,İstanbul'a göç eden Alevilerin kurdukları derneklerin sayısının 300 kadar olduğu sayılıyor.Buna cemevi yaptırma derneklerini,vakıfları,çıkan dergi ve gazetelerle yerel radyoları da eklersek,büyük bir sayı ortaya çıkıyor.İstanbul'daki Şahkulu ve Karaca Ahmet Sultan dergahında her hafta sonu adeta bir "Alevi haftası" düzenleniyor desek abartmış olmayız.Bu iki dergaha hafta sonları yaklaşık 10 bin kişi geliyor,kurbanını kesip,cemine katılıyor,sehbetlerde bulunup semah dönen canları izliyor. Anadolu'da yapılan Alevi törenlerinin en önemlisi,Hacı Bektaş veli anısına 16-18 Ağustos'ta Hacıbektaş ilçesinde düzenlenen törenlerdir.

Bektaşileri saymazsak Aleviler asıl olarak kırsal kökenlidir.Alevilerin büyük kentlere gelişi,1950'li yıllardan itibaren hızla gelişen kırdan kente göç olgusunun sonucudur. Büyük kentlerdeki gecekondu ve apartmanlarda cemini,semahını yaşatmakta zorlanan Aleviler,kendi kimliklerini özgürce ifade edebilmek için ellerine geçirdikleri her aracı sonuna kadar kullanmaya çalıştılar.




*** KARACAAHMET SULTAN DERGAHI ***


Kaynakların belirttiğine göre Karacaahmet Sultan,Horasanlı bir Türkmen Beyi'nin oğludur. Gençliğinde psikiyatri dalında öğrenim görmüştür. Daha sonra ruh doktoru olmuş Anadolu 'ya geldiğinde hem ruh doktorluğu yapmış , hem de bir Alp Eren olarak Hacı Bektaşi Veli saflarında hizmet vermiştir.

"Saruhanoğulları zamanında Manisa'dan 773 Muharremin ilk günü (Miladi 1371) de tanzim edilen bir vakfiye senedinde (Süleyman Horosani oğlu Karacaahmet)diye adı geçmektedir. "Buna göre babasının adı "Süleyman" anasının adı ise"Sultan Ana"dır. Annesi ve babası, Eşme'nin Karacaahmet köyündeki türbededefnedilmişlerdir.

Karacaahmet Sultan 'ın bilinen çocukları bilinen çocuklarından Hıdır Abdal Sultan,Erzincan'ın Ocak köyünde, diğer oğlu eşref sultan ise Eşme'nin Karacaahmet köyündeki türbede defnedilmişlerdir. Horasan Erenleri'nden olan Karacaahmet Sultan 13.yy ortalarına yakın bir zamanda Moğol zulmünden kurtulmak için Anadolu'ya göç etmiş ve bu göçü de büyük Türk kafileleriyle olmuştur. Karacaahmet Sultan 'ın Kan Abdal (Gani) ve "Kamber Abdal " isimli iki oğlu daha vardır.


KARACAAHMET SULTAN'IN DERGAHI

Üsküdar sınırları içinde Selimiye Kışlası'nın üst tarafında Gündoğumu Caddesi ile Nuhkuyusu Caddesi'nin birleştiği köşede Karacaahmet Sultan Dergahı ve türbesi yer alır.

Karacaahmet Sultan Dergahı, Şahkulu Sultan Dergahı gibi köklü ve eski bir dergahtır. Asıl merkezi İstanbul- Üsküdar olan bu dergahta uzun süre hizmet veren Karacaahmet Sultan, hakka yürüyünce, naaş, dergahın bulunduğu yerde toprağa verilmiştir.Karacaahmet Sultan 'ın Türbesi 'ni, yıllar sonra Kanuni Sultan Süleyman'ın eşi Gülfem Hatun yaptırmıştır. Denilmektedir ki , bir gece rüyasında Karacaahmet Sultan 'ı gören Gülfem Hatun uyandığında, gördüğü rüyasını etkisiyle sabahın erken saatinde Üsküdar'a kadar giderek üstü açık bulunan türbeyi görmüş ve yazdırdığı bir fermanla türbenin üstüne bir tavan yaptırmıştır. Türbenin içine de Karacaahmet Sultan 'ın sancağını , deve tüyünden örülmüş hırkasını ve tespihlerini koydurmuştur. Zamanla türbenin etrafı da mezarlara la dolmuş ve büyük bir hazire olmuştur. Daha sonraki yılarda bu çerçevede kurulan hazireye kendi adı verilmiştir.


Karacaahmet Sultan, hakka yürüdükten sonra, türbesi ve kurduğu dergahı, bu işlevini yürütmeye devam etmiştir. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de kurbanlar kesilmekte, lokmalar verilmekte ve cemler yapılmaktadır.

Akan zaman içinde etrafında yapılan mezarlarla büyük bir hazire oluşmuş ve bu hazirenin içinde" Hasırcı Baba " ile " Asuman Dede" gibi pek çok ünlünün ve ermişin mezarları da vardır.

Türbenin dış kapısından içeri girildiğinde 2.5 metre eninde, 8 metre boyunda bir koridor ve koridorun sonunda türbe kapısı görünmektedir. Bu kapı gündüzleri sürekli açıktır. Dış kapının yanından türbenin içi görülebilir konumdadır. Türbe kapısının üstünde mermer üstüne yazılmış eski bir yazı göze çarpar. Bu yazıda :

"Revza-i feyz-i fütuh Karacaahmett'dir
Gel erenler, oku bir fatiha, kıl istimdat
Eyledi zevcesi Fehmiye Hanım ruhu için
Matbah-ı amire memuru Ziya Bey Banyad


Geniş ve uzun bir koridordan sonra türbeye girilir. Ortalama 40 metre kare dolayında olan türbenin doğu cephesinde üç ve güney cephesinde de dört adet olmak üzere yedi büyük pencere İslam 'i tarzda mimari özelliğe sahip olup üstleri yarım daire biçimindedir. Tavan kısmı kubbeli olup, ortasında büyük ve renkli bir avize sarkıtılmıştır. Kuzey cephesindeki duvar kısmı, pencereler, altın renkli yaldızlı boya ile boyanmıştır.

Orta yerdeki büyükçe sanduka, yeşil renkli çuha ile kaplanmış ve duvarlar da yağlı boya ile yeşile boyanmıştır. Duvarların alt kısımları beyaz mermer lambrilerle kaplanmış olup, zemin kısmı halılarla döşenmiştir. Sanduka, sarı pirinç çubuklarla kafes içine alınmış olup köşelere de ve yanlarda iri tespihler bağlanarak sarkıtılmıştır.

Doğu cephesi pencerelerinin iki başında altışar ampullü , ayaklı aplikler süslemektedir.

Giriş kısmının sağında bir pencere koridora bakarken, solunda da duvar dibinde demirli bir camekan içinde Karacaahmet Sultan 'ın deve yününden örülmüş hırkası ve uzunca iri 99'luk tespihi asılıdır. Camekanın hemen yanından uzunca bir dolap içinde o zamanlardan kalma sarkaçlı eski bir saat ve eski yazılı bir manzum bir tablo bulunmaktadır.

Karacaahmet Sultan hakkında bir kısım yazar ve araştırmacı, birbirinden farklı bilgiler vermektedir. Yazar Aysel Okan, Karacaahmet Sultan 'ın Arabistan'dan geldiğini ifade ederken pek çok araştırmacı da Horasan'dan geldiğini ve bir Türkmen Bey'inin oğlu olduğunu belirtilmektedir. Doğrusuda budur. Çünkü Karacaahmet Sultan tam bir Türkmen asilzadesi ve Alp Eren 'dir.

Karacaahmet Sultan , Anadolu Selçuklu Devleti'nde dağılış döneminde Hristiyan misyonerlerin Ege Bölgesi'ndeki propagandalarına karşı çıkan Hacı Bektaşi Veli ve Alp Erenler ile birlikte Manisa-Akhisar-Aydın ve Afyon dolaylarında başarılı çalışmalarda bulunmuştur. Bursa'dan Üsküdar'a kadar olan yerlerin alındığı yıllarda (M. 1329), önce Merdivenköy 'de biraz kaldıktan sonra Üsküdar'a geçerek şimdiki yerde dergahını kurmuştur.

Karacaahmet Sultan, bir fikir adamıdır. Zor günlerdeki bunalımlı insanların kurtarıcısı, iyi bir psikiyatrist hekim olarak toplumun karşısına çıkar. Bu doğrultuda ilden ile , köyden köye giderek halkın hizmetine koşmuş, acılara, merhem, karanlıklara ışık olmuştur.

Karacaahmet Sultan, Anadolu'da ilk kez Manisa dolaylarında bulunmuş, o bölgede Saruhan Beyliği'nin hizmetinde bir hekim Alp eren olarak çalışmıştır. Horoz köyünde ilk dergahını kurmuştur. Çalışmalarını burada yoğunlaşması nedeniyle Saruhan Beyi'nin taktirlerini kazanmış ve bu nedenle bu köy, Karacaahmet Sultan 'a vakfedilmiştir. Çevredeki insanlar, uzun süre bu dergahta eğitimden geçirilmişler ve özellikle bunalımlı insanlar , burada şifa bulmuşlardır.

Manisa- Akhisar - Aydın yöreleri , birbirine çok yakın olduğundan Karacaahmet Sultan 'ı aynı zamanda Akhisar ve Aydın'da da görmekteyiz. Buralarda da kendisine vakfedilmiş köyler ve bu köylerde kurulmuş dergahları olmuştur.

Karacaahmet Sulatan 'ın Ege'deki etkin faaliyetleri karşısında Hrıstiyan misyonerler hiçbir şey yapamaz duruma gelmiştir, bu ulu kişinin etkin gücü karşısında atıl duruma düşmüşlerdir.

Karacaahmet Sultan bir dava adamıdır. Bu dava, Ebul Vefa 'dan, Kargı Dede 'den , Baba İlyas 'dan, Hacı Bektaşi Veli 'den , tüm horasan ve Rum Erenler 'ine intikal eden büyük bir davadır. Bu dava, Anadolu 'da 72 milleti alevi kültürü etrafında birleştirme davsıdır.

Davanın özüne baktığımızda, insan olabilmek, insanca yaşamak, paylaşmak ve gelecek kuşaklara ışık olabilmektir. Yetmiş iki milleti bir gözle görebilmek, barışı -sevgiyi-kardeşliği egemen kılmak,, sevgi bağlarına dayalı köklü bir ahlak sistemini kurmak , bu davanın temel felsefesidir. Karacaahmet Sultan gibi tüm erenler , bu doğrultuda emek harcamışlar, bu tür hizmetlerde insanlık uğruna tarihin altın sayfalarına geçmişlerdir.

Hacı Bektaşi Veli gibi her ulu kişinin yaşamına uyarlanmış mitolojik öyküler vardır. Bu tür öyküler , bu uluların somut ve gerçek kişiliklerini manevi dünyalarıyla pekiştirerek kendilerini yüceltmek için söylenir. Karacaahmet Sultan 'ın bulunduğu erenler, bir arada zikir ederlerken, bu ermişlerin içinde olan Karacaahmet Sultan 'ın kız kardeşi Kadıncık Ana(Fatma Nuriye Bacı), kendisinden geçmişçesine birden ayağa fırlayarak "kalkın , kalkın ey erenler, memlekete sizden ulu sizden ulu eren geldi." Toplu halde olan erenler " Bu memlekete bizden ulu eren mi gelir?" diyerek şaşırmışlardır.Onlardan ulu veli, yokmuş ki memlekette."Öyle şey olumu?" diyecek olmuşlar. Gene aldıkları cevap "Evet var , çünkü geldi." Olmuş.

Kimmiş kendilerinden ulu Veli acaba ? Düşünmüşler, taşınmışlar nafile. Kimseyi bulamamışlar. İşte o zaman Karacaahmet Sultan gönül gözüyle gözetlemiş. Sulucakarahöyük de bir karataşın üstünde ak güvercin görmüş. Karacaahmet Sultan, o an yanındaki Hacı Tuğrul 'a seslenmiş. " Tez elden bir şahin ol, Sulucakarahöyük köyüne var. Orada Karataş 'ın üzerindeki ak güvercini getir buraya" demiş. Hacı Tuğrul, istendiğinden de çabuk bir zamanda bir şahin olup uçmuş Karahöyük 'e. Bakmış bir ak güvercin orada duruyor. Hemen gitmiş yanına , hırsla boğazından yakalamış. "Hadi bakalım , düş önüme " demiş. Ak güvercin bir silkinmiş, "Ne yapıyorsun sen " diye cevap vermiş, "Er olan ere hışımla gelmez. Ben mazlum donunda geldim Ben barış , dostluk ve sevgi için geldim. Erenlere söyle, yanımda olsunlar."Hacı Tuğrul itiraz etmiş."Ama sen bir kişisin kolayca gelirsin bizim memlekete."demiş. Hünkar gene olmaz demiş. Hacı Tuğrul , dönüp gitmiş Başından geçenleri anlatmış bir bir erenlere. Ak güvercin kendilerinin yanına gelmeyeceğini söylemiş. Canı sıkılmış, sıkılmış ama gene "Gönül isterse" demekten kendilerini alamamışlar. Dizilmişler yola. Seyyid Mahmut Hayrani bir arslanın sırtına binmiş elline de yılandan bir kamçı, varmış Sulucakarahöyük 'e, Hacı Bektaş 'ın yanına.

Hacı Bektaş Veli bakmış ki karşısında, altında arslan, elinde ejderha, Seyyid Mahmut Hayrani geliyor. O da duvara binmiş ve yürü demiş duvara. Duvar yürümeye başlamış."Marifet, cansızı yürütmektir, canlıyı değil" deyince, Seyyid Mahmut Hayrani , Hünkarı takdir ederek özür dilemiş. Bu mitolojik öykü ile bir araya gelen bu ulu ermişler, yaptıkları ortak bir toplantıda Anadolu ' nun kurtuluşu için görev bölüşümü yaparlar. Karacaahmet Sultan 'a da Ege Bölgesi verilir. Bundan ötürüdür ki, Karacaahmet Sultan 'ı o günden beri Manisa, Akhisar, Aydın dolaylarında görmekteyiz. Tarihler böyle yazar Karacaahmet Sultan 'ı.

Araştırmacı Şevket Gürel anlatıyor. Karca Ahmet Sultan Horasan Türk Beylerinden birinin oğludur. Anadolu'ya gelişinde önce Manisa , Horoz köyün yerleşip , Saruhan Beyi'ne yardımcı olmuş, onu ordusuna hem tabip hem de akıncı olarak görev yapmıştır.

Karacaahmet Sultan 'ın babasının adını, Saruhan Beyi İshak Çelebi ' nin vakfiyesinde "Süleyman Horasani olarak göstermektedir. " Karacaahmet Sultan daha sonraları, yukarıda belirtildiği şekilde Hacı Bektaş Veli 'nin istemi doğrultusunda Afyon taraflarına geçmiş , oranın kazanılmasında başarılı görevler yapmıştır.

Hacı Bektaş Veli, Anadolu 'ya geldiğinde, mana aleminde Rum Erenleri'ne seslendi. Bu sırada Anadolu 'da elli yedi bin eren görevdeydi. Anadolu'nun gözcüsü de Karacaahmet Sultan idi.

Daha sonraları Karacaahmet Sultan, Hacı Bektaş Veli ile buluşup, onun yandaşları olan Abdal Musa, Abdal Murat, Geyikli Baba, Barak Baba, Karadonllu Can Baba, Seyyid ali Sultan, Koluaçık Hacım Sultan, Sarı Saltuk Sultan, Taptuk Emre, Ahi Evren gibi pek çok erenle tanışmış, görüşmüş ve aralarında görev bölüşümü yapmışlardır.

Hacı Bektaş Veli 'nin, Karacaahmet Sultan 'a: "Karacam, sen oraların Türk topraklarına katılmasına çalışmakla görevlendirildin."dediği söylenilmektedir.

Hacı Bektaş Veli yukarıda adları sayılan horasan Erenleri'ni örgütlemiş ve aralarında yaptığı görev bölüşümünde: Abdal Musa 'yı önce Bursa'ya, sonra Antalya yöresine, Karacaahmet Sulatan 'ı da Manisa'ya göndermiştir. Bu kutsal görevi alan Karacaahmet Sultan, daha sonraları Akhisar, Aydın ve Afyon 'dan İstanbul / Anadolu yakasına geçmiştir.

Karacaahmet Sultan Üsküdar'a geçmeden önce Afyon taraflarında iken başarılı çalışmalar gözden kaçmamış olacak ki Hacı Bektaş Veli kendisine " Karacam, bir yerde mekanını olsun yedi yerde çera-ğın yansın " demiştir. Karacaahmet Sultan 'ın yedi yerde türbesi (makamı ) olduğu söylenir. Bu yerler sırası ile şöyledir:
1. Manisa'da Horoz köyü
2. Akhisar'da Karaca Köyü
3. Aydın
4. Afyon / İhsaniye ilçesi Karacaahmet Kasabası
5. Üsküdar'da Karacaahmet Türbesi
6. Bulgaristan
7. Yugoslavya- İstip Kenti..

Karacaahmet Sultan 'ın Afyon İhsaniye ilçesindeki Karacaahmet köyünde büyükçe bir binanın içinde türbesi ve etrafında yer alan askerlerin lahitleri bulunaktadır. Bu bina toprak damlı olup, her gün pek çok ziyaretçi tarafından ziyaret edilmektedir.

Makamının bulunduğu bina içinde kendisinin yeşil örtülerle kaplanmış ve sanduka ile etrafında otuzu aşkın lahit bulunmaktadır. Burada boş olan yerlerde serili yataklar içinde hastalar yatmaktadır. Değişik yörelerden ve illerden gelen bu insanlar, hastalarını battaniyelere sardırarak günlerce şifa beklemektedirler.

İnsanlara şifa bulmak için gelip, burayı bir tedavi merkezi olarak kullanmalarının, önemli bir geçmişi vardır. Anlatılanlara göre Karacaahmet Sultan, Anadolu'ya geldiğinde yandaşlarıyla bu konaklamışlar. Konaklamanın hemen arkasından oranın beyi, bu yerde kurulu çadırları görünce, kahyasını oraya göndererek :"Git, gör bakalım. Şu karşıda çadır kuranlar kimlerdir? Ne yapıyorlar orada? Bunların hayvanları var mıdır? İyice sor da, öğren, gel."demiş. Kahya gidip, soruşturmuş, öğrendiklerini dönüşünde beyine şöyle anlatmıştır:

"Ağam gidip bunların her şeylerini öğrendim. Bunların atları da,koyunları da,kuzuları da var. Büyükleri su kenarında, söğüt ağacına uzanmış, elma koparıyor. Söğüt ağacından, ilkbahar mevsiminde elma nasıl koparılır?diye sorduğumda , Karacaahmet Sultan gülerek, "Elimiz boş gidecek değiliz ya beyinizin yanına. Yanımıza birkaç hediye alalım" dedi. Şimdi kendileri birazdan yanınıza gelecekler.

Olanları kahyasını ağzından dinleyen bey önce korkmuş, sonra Karacaahmet Sultan adamları ile gelip bey ile buluştuğunda, beyin hasta kızı Karacaahmet Sultan 'ı görünce, birden bire sesini kesmiş ve kendine gelivermiş. Bey önce gözlerine inanamamış, sonra da Karacaahmet Sultan 'ın ellerine sarılarak ," Ama Sultanım, sen kimsin, nerelisin?" diye sormuş.

-"Adım karacaahmet.Horasan Erenlerindenim."
-" Kızıma himmet eyle. Hastaydı. Şimdiye kadar derdine bir derman bulamadık. Seni görünce sustu, kendine geldi. Onu kurtarınız."

Bu yalvarış karşısında hayır diyemeyen Karacaahmet Sultan da kendisine bağışlanan bu yerde bir süre kalıp, akıl hastaları için bir tedavi merkezini kurmuştur." Gün bu gündür, 700 yıldan beri bu yerler ve bu köy, bir şifa beklentisi ile dolup taşmaktadır.

Karacaahmet Sultan bir süre sonra Miladi 1329 yılında İstanbul taraflarına geçer. Artık Hacı Bektaş Veli yoktur. Hakka yürümüştür. Ancak, o ulu kişi adına Hacı Bektaş Dergahı'nın hizmetlerini Seyit Ali Sultan yapmaktadır. Anadolu 'da yer alan Bektaşi Dergahları'na buradan ışık saçmaktadır.

Yıl 1329 .Bursa 1326 yılında alınmasının üstünden üç yıl geçmiştir. Bu üç yıl için Gemlik, Orhangazi, Yalova , Gölcük, İzmit alınmış ve İstanbul'un Anadolu yakasına geçilmiştir. Son olarak 29 Haziran 1329 yılında Pelekanon (Maltepe) denilen yerde Bizanslılar ile Osmanlılar arasında Pelekanon savaşı olmuş, Andronikos yenilmiş ve Merdivenköy de yapılan antlaşamaya göre Üsküdar'a kadar olan yerler Osmanlılara bırakılmış ve Merdivenköy 'deki av köşkü ve dolayları Ahiler 'e bırakılarak başlarına ahi Ahmet getirilmiştir. Böylece 1390 yılında Bektaşi'lere geçen Dergah önceleri Ahi Dergah 'ı olarak kullanılmıştır.

Kaynaklarda belirtildiğine göre Karacaahmet Sultan bir süre burada kalmış, daha sonra Üsküdar' giderek şimdiki türbesinin bulunduğu yerde dergahını kurmuştur. Sağlığı döneminde burada aynı zamanda psikolojik rahatsızlıkları olan insanları asıklığına kavuşturmuştur.

Hacı Bektaş Veli Felsefesi doğrultusunda kurduğu dergahında inançsal ve sosyal hizmetler vermiş, çoğu zamanda bu dergahın bir nevi tedavi merkezi olmuştur. Pek çok ruh hastası Manisa, .Akhisar, Afyon ve Üsküdar gibi onun bulunduğu yerlerde şifa bulmuştur.

Karacaahmet Sultan , gönlündeki coşkun sevgi ile ömrünün sonuna kadar yılmadan çalışmış, aşıkların, sadıkların gönlünü tutuşturmuş, maddi ve manevi ilimlerde büyük zatlar yetiştirmiş, bulunduğu yeri de bir ilim merkezi haline getirmiştir."

Denilmektedir ki, Karacaahmet Sultan, Üsküdar'daki dergahında yetkili bir devlet büyüğünün gözlerindeki hastalığı giderdiği için bu devlet büyüğünün verdiği bir emir ile Karacaahmet Sultan, atına binerek dolaştığı saha içinde olan yeri kendisine bağışlamıştır. Karacaahmet Sultan 'da kendisine verilen bu yerde dergahını kurmuş, insanlara hizmet etmiştir. Bu hizmet, kendisinden sonrada zamanımıza kadar devam etmiştir.


KARACA AHMET SULTAN 'IN ATI
Karacaahmet Sulatan, kendisinin Horasan'dan Anadolu'ya Ege kıyılarına , Manisa -Akhisar- Aydın ve Afyon dolaylarından İstanbul /Üsküdar sırtlarına kadar taşıyan emektar atını pek severdi. Çünkü bu emektar atı, kendisinin en sadık dostu idi. İnsanlık aleminde ve özellikle Türkler arasında atın büyük bir yeri vardır. Bu geleneksel tutkunun yanında birde sevgi olunca , elbette ki böyle bir atında bir değeri olacaktır. Bu nedenle Karacaahmet Sultan , Üsküdar'daki mekanında iken bir süre sonra ölen atın pek üzülmüş ve bunun göstergesi olarak ta sevgili atına dergahın arka tarafına büyük bir mezar yaptırmıştır.

Daha sonraki devirlerde, kimin tarafından yaptırıldığı bu mezara dört sütun üzerine büyük bir kubbe yaptırılmıştır.


Araştırmacı Aysel Okan, Galata Mevlevihane'si Kütüphanesinde saklı duran arşivinde Karacaahmet Sultan 'ın atının mezarı hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır.

"Dört ayaklı büyük bir kubbenin altındaki bu mezar, öteden yürümeyen çocuklar için talim yeri.Adımlar arasına atılan arpalar ve üç Cuma sonra yürüyen bebeler yolunda şöhret yapmış Karacaahmet Sultan 'ın atı.

Köhne mezarlar arasında bile onun öylesine heybetli bir kubbesi var ki ... Karacaahmet Sultan, bu çok sevdiği atına karşı olan sevgisi:"Beni ziyarete gelenler, önce atıma gitsinler diyerek göstermiştir.

KARACAAHMET SULTAN'IN ÇOCUKLARI VE DÜŞKÜNLER OCAĞI
Kaynaklar, Karacaahmet Sultan'ın çocuklarından Eşref Sultan'ın Manisa yöresinde Eşme'nin "KARACA" köyünde defnedildiğini belirtir. Aynı yerde babası "Süleyman Horosani" ile annesi "Sultan Ana" da defnedilmişlerdir. Kitabımızın Karacaahmet Sultan'ın kimlik bölümünde belirtildiği gibi çocuklarının sayısı kesin olarak bilinmemekle beraber Mehmet Yaman'ın araştırmasına göre Karacaahmet Sultan'ın ayrıca Hıdır Abdal sultan ile "Kan (Gani) Abdal" ve "Kamber Abdal" adlarında üç çocuğunun daha olduğu belirtilmektedir. Alevi kültüründe Hacı Bektaş Veli tarafından Hıdır Abdal Sultan'a "düşkünleri kaldırma" görevinin verildiği söylenegelmektedir. Anlatılan menkıbeye göre olay şöyledir:

"Hacı Bektaş Veli, halifelerine görevlerini bildirip, nasiplerini verir. Ayrıca oniki hizmeti de dağıtır. Pirden nasip almak, yeni bir hayatın başlangıcı, yeni bir seferin ilk adımıdır. Görev dağıtımı sırasında huzurda bulunmayan Hıdır Abdal Sultan, Hazreti Pir'e vardığında kendisine verilecek bir görevin kalmadığını öğrenince mahzunlaşır. Hacı Bektaş'ın "Niçin üzülürsün Ya Hıdır Abdal?" sorusunu, "gördüm ki bana, erilecek bir hizmet kalmamış, ona üzülürüm." diye cevaplar. Hz. Pir, Hıdır Abdal'ın gönlünü, şu sözleriyle feraha kavuşturur. "Gam çekme ya Hıdır Abdal! Sen bütün ocakların başısın. Benden düşen, eli kaypan sana gele… Ancak, senden eli kyapanın da, Pir Dergâhında derdine derman olmaya." Anadolu Alevi kültüründe düşkünlüğün önemli bir yeri vardır. Düşkünlük, tarikat dilinde, halkın suç işleyene karşı tam bir boykotudur. "Düşkün" ise, yol terbiyesine aykırı suç işleyen kimseye verilen addır. Alevi-Bektaşi yolunda düşkünlük anlayışı, toplumsal bir yaptırım olarak, Hacı Bektaş döneminden itibaren uygulanmaya başlamıştır. Bu nedenle düşkünlük, ibret veren toplumsal bir tedbir niteliği taşır. Talib, dede, mürşit kim olursa olsun kötülüklerden kendi iradesi ile sakınacaktır. Hacı Bektaş Veli'nin koyduğu "eline - diline - beline sahip ol" ilkesine uyacaktır. Bu asıldır. Ancak o kişi, kendisini kötülüklerden kurtaramamışsa, yol gereği düşkün sayılırdı. Söz gelimi haksız olarak eşini boşamış veya adam öldürmüş veya ahlâk kurallarını ihlâl etmiş kişi, yasal cezanın dışında mensubu olduğu toplumun dışına atılarak soyutlandırılırdı. Düşkün olan kişi ile kimse selamlaşmaz, konuşmaz, evine gidilmez, malı, davarı komşularınkine katılmaz, bayramlarda bayramlaşılmaz, düğünlere çağrılmaz, kurban eti yiyemezdi.

Düşkün, suçunun ağırlık derecesine göre çevresi ve ayin-i cem erenleri, onundoğru yola yöneldiğine inandıkları taktirde, suçtan mağdur olanların zararını ödemek ve onların rızasını almak koşuluyla düşkünlükten kaldırılmakta ve topluma katılmasına yardım edilmekteydi.

Düşkün, yapmada veya kaldırmada dede aracılığı gerekli olduğu gibi işin kesin sonuca bağlanmasında köy ve çevre halkının onayı da şarttır. Bu rıza alınmadıkça, düşkünü kaldırma işlemi geçerli olmamaktadır. Karacaahmet Sultan'ın Hakka yürümesi konusunda da tarihsel rakkamlara göre çelişkiler bulunmaktadır. Olayların seyrine bakılırsa, Karacaahmet Sultan, Hacı Bektaş Veli'den önce Anadolu'ya gelmiş olmalıdır. Çünkü 39 eren, kendi aralarında birlikte zikirde iken Fatma Nuriye Bacı, kendilerinden ulu bir erin Anadolu'ya geldiğini haber eriyor. Karacaahmet Sultan da bunu doğruluyor.

Düşkün, suçunun ağırlık derecesine göre çevresi ve ayin-i cem erenleri, onundoğru yola yöneldiğine inandıkları taktirde, suçtan mağdur olanların zararını ödemek ve onların rızasını almak koşuluyla düşkünlükten kaldırılmakta ve topluma katılmasına yardım edilmekteydi.

Hacı Bektaş Veli'nin kardeşi Menteş, 1240 yılında Babai ayaklanmasında şehit edildiğine göre, ortalama olarak Hacı Bektaş Veli'nin yakın akraba grubu ile 1235 yılında veya buna yakın tarihlerde Anadolu'ya gelmiş olması gerekir. Bu tarih, akla daha yatkındır. Hacı Bektaş Veli, 1207 veya 1209 yılında doğduğuna göre -ki araştırmacıların çoğunluğu bu tarih üzerinde durmaktadır- Anadolu'ya geldiği yıllarda Hacı Bektaş Veli'nin Hakka yürüyüş tarihi ise 1271 yılıdır. Yani, bu tarihlere göre Hacı Bektaş Veli, ortalama olarak 63 yaşlarında bu dünyadan göçmüştür.

Karacaahmet Sultan'a gelince: Hacı Bektaş Veli, Anadolu'ya gelmeden önce Karacaahmet Sultan Anadolu'da olduğuna göre, ikisini aynı yaş kabul edersek Karacaahmet Sultan'ın da 26-28 yaşları arasında olması gerekir. Veya, bir iki yaş daha büyük de düşünebilir. Kimi kaynaklara baktığımızda, bu kaynakları hazırlaanların kimileri Saruhan Bey'i İshak Çelebi'nin 1371 yılında vakıf senedini hazırladığı yılda Karacaahmet Sultan'ı sağ göstermektedirler. Bir vakıf senedi, u tarihte de, daha sonra da varisleri için yapılabilir.

Orhangazi, 1329 yılınad Pelekanon zaferinden sonra Merdivenköy'de Bizanslılar'a ait av köşkünde Bizanslılar ile barış yaptığında, Üsküdar'a kadar olan Anadolu yakasını ele geçirir. Bu tarihte Karacaahmet Sultan sağdır ve bir müddet Merdivenköy'de kaldıktan sonra şimdiki yerde dergâhını kuracaktır. Tarihi seyre baktığımızda Karacaahmet Sultan'ın bu tarihlerde 90-100 yaş arasında olması düşünülebilir. Bu yaş altında sayılması olası değildir. Karacaahmet Sultan'ın şimdiki yerde Hakka yürümesi de 120 aş dolayına rastlamaktadır. O nedenle Karacaahmet Sultan'ı daha sonraki yıllara götürmek ve 1371'lerde sağ göstermek tarihi bir yanılgı olacaktır. Araştırmacıların bu tür çelişkilere düşmeden doğal yaş ortaamasını gözönüne almaları, daha gerçekci uzun bir ömür sürdüğü görüşünde birleşmektedirler. Ancak tarihler net belirtilmemekte, gösterilen tarihler de gerçekten uzak görülmektedir.

Karacaahmet Sultan'ın Hakka yürüdüğü tarihe gelince: Ne zaman ve hangi tarihte Hakka yürüdüğü kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir olasılıkla 1335 yılı veya buna yakın bir tarih düşünülebilir.

Karacaahmet Sultan hakkında pek çok araştırmacı, kendi yönünden arayıp bulduklarını kağıda dökmüş, kimileri birbirleriyle ilintili kimide gerçekten ilginç. Karacaahmet Sultan gibi evliyaların, bu topluma, bu memlekete büyük hizmetler vermiş ulu kişilerin yaşam öykülerini dile getiren araştırmacılarıyla kültür dünyamıza katkılar sağlamış Aysel Okan, bakın ne diyor:

Karacaahmet Sulta, bizim ellere, buralara çok sevdiği atı sırtında ve derviş kıyafetiyle gelir. Üsküdar taraflarında bir yere yerleşir. Çevresine etrafındakilere faydalı olmaya ve kendisinden bir şeyler vermeğe başlamıştır. Gel zaman git zaman gösterdiği mucizeler, memleketi öylesine büyüler ki, herkes Karacaahmet der de başka bir şey söylemez olur.

Kimin ne derdi, kimin ne muradı varsa düşer hemen Karacaahmet Sultanın kapısına. Şifa almaya, murada ermeğe, akın akın, yol yol akarlar Karacaahmet Sultan 'a. İşte gene bu sıralarmış. Devrin en büyük adamlarından biri, aniden hastalanmış. Hastalık gözlerine de vurmuş, o devletin her şeyi olan adamın iki gözü birden kapanmış. Zamanın en meşhur doktorları, en şifalı ilaçları bu iki gözü açmaya yetmemiş, yetememiş.

Çaresizlik arttıkça artmış ve nihayet " Şu at sırtında gelen dervişi de bir deneyelim." Demiş. Karacaahmet 'i o gencecik adamın konağına davet etmişlerdir. Gelmiş, okumuş, muayene etmiş, vereceği ilaçları bir hekim gözüyle vermiş, sonra da dönmüş hasta sahiplerine :üzülmeyin demiş, önümüzdeki hafta içinde gözleri açılmış olacak. Olur mu, olur. Hakikaten bir haftaya varmamış , iki gözü birden, yeniden dünyayı görmeye başlamış. Ama evvel Allah, sonra bu işte kerametli olan Karacaahmet sultan unutulur mu hiç?


AKIL HASTALARINA ŞİFA
Karacaahmet Sultan 'ın iyiliğinin ödenemeyecek kadar büyük olduğunu bilen bu adan," Bak",der Karacaahmet 'e. Bin atına , atının dolaşacağı her yer senin."

Karacaahmet Sultan önce itiraz eder. O, gönlü gani bir insandır. Yaptığı iyilik için karşılık beklemez. Verdiği şifa için ihsan talep etmez. Yapılan ısrar karşısında biner atına Karacaahmet Sultan. At dolanır, dolanır, sözle söylenmeyecek, kelime ile ifade edilemeyecek kadar geniş bir araziyi gezer. İşte böylece Karacaahmet Sultan, ismi gibi geniş şanı- şöhreti gibi büyük toprakların sahibi olur. Şimdiki türbesi işte bu atının gezdiği topraklar üzerindedir.

Karacaahmet Sultan 'ın hastalıkları tedavi etmesi , sadece bu kadar değildir. Onun en büyük özelliği akıl hastalıklarına karşı bu devirde bile hayret uyandıracak şekilde tatbik ettiği tedavi sistemi, iyileştirme ve nekahat halinde gösterilen ilgi, akıl hastalıkları için dar içinde akıl hastalıklarına şifa verdiği yolunda vallahla, billahla anlatılan, gösterilen örnekler öylesine çok ki.

Aysel Okan,bir başka yazısında devam ediyor. Karacaahmet Sultan onun için adet bir yol gösterici. Çekimine tutulmuş gibi şöyle diyor: " Tam yedi yerde türbesi vardır diyorlar Karacaahmet Sultan 'ın. Manisa 'dan tutun boy boy, sıra sıra ta İskeçe 'ye kadar uzanan bu türbelerin içinde gelin biz bugün, elimizin erdiği, gözümüzün gördüğü yerde bulunan İstanbul'daki Karacaahmet Türbesi'ne gidelim ve İstanbul'un olmuş Karacaahmet Sultan için dinleyelim.

Şanına, şöhretine hiç uygun olmayacak şekilde gösterişsiz bir türbede yatıyor Karacaahmet. Kadıköy'den Kısıklı 'ya dönerken, kendi adıyla anılan duraktan biraz içeride, koyu pembe badana ile boyanmış bu türbede sancağı, deve yününden örülmüş hırkası ve zikir tesbihleri, onun bütünlemeye kafi gelmekte.

Karacaahmet 'in de diğer evliyalar gibi halk arasında yerleşmiş, değerlenmiş hikayeleri dillerde dolaşmakta. Karacaahmet 'i de zamanın harpleri, mücadeleleri atmış bizden yana."


*** AHMET YESEVİ DERGAHI DERGAHI ***


Anadolu ' da Alevi - Bektaşi menakıpnamelerinde ; erenlerin ' ser çeşmesi ' ' Hünkar Hacı Bektaş Veli ' nin güvercin donuna girerek bugünkü Hacıbektaş kasabası olan Sulucakarahöyük ' e geldiği varsayılır.

Kendisine neden güvercin donuna girerek geldiğini soran erenlere ise Hünkar , ''Eğer güvercinden daha mazlum bir yaratık bulsaydık , onun donuna girer gelirdik '' yanıtını verir.

Söylencedeki ''güvercin'' simgesi kadar Anadolu Alevilerinin barışçıl yanlarını , barıştan yana bir dünya özlemi taşıdıklarını , barışçıl olduklarını vurgulayan bir ikinci imge olamaz sanırım. Anadolu Alevileri , söylencedeki gibi tarih boyunca barışçı olmanın faturasını çok ağır ödemişler ve ödemeye de devam etmektedirler.

Alevilik , olağandışı kabul edilen Sivas , Gazi olayları vs. dışında canlılığını çeşitli alanlarda sürdürüyor. Bunların başında , her yıl Anadolu ' nun çeşitli il , ilçe ve köyünde ; tekkesi dergahı , türbesi bulunan Alevi büyükleri için düzenlenen anma ( kutlama ) törenleri geliyor.İktidar ve muhalefet partileri milyarlık seçim bütçelerine karşın mitinglerde adeta sinek avlarken , küçük köy ve beldelerde düzenlediği törenler tıklım tıklım doluyor.

Bu yazı dizisinde , tüm olanaksızlıklara karşın insanları sel gibi bu törenlere getiren nedenler üstünde durmaya , analizlerimizi sizlerle paylaşmaya çalışacağız.

Bu törenler esas olarak Alevi tarihinde adından , yaptıklarından , dergahından söz edilen kişilerle ilgili mekanlarda yapılıyor. Bunların başında ise Anadolu Alevilerince kişilikleri ve yaşadıkları dönemde sayısız yararlıkları görülen kişiler ve dergahları başta geliyor.

Anadolu Alevilerinin kutsal kişilikleri Hacı Bektaş Veli ' yi , Abdal Musa ' yı , Sücaettin Veli ' yi , kendi adlarına kurulu külliye ve dergahlarından ayırarak anlatmak olası değil. Biz de tarihi kişilikleri ve onları var eden mekanları , birlikte tanıtmaya çalışacağız. Halkın bir umut kapısı olarak yüzyıllardır bu kapılara koşma nedenlerini irdelemeye çalışacağız.

Anadolu ' da hangi bölgede olursa olsun yaşlı bir Alevi - Bektaşi ile konuşmaya kalktığımızda , birkaç tümceden sonra size , Aleviliğin kökenini , dedelerinin ve köklerinin Horasan'dan geldiğini , onlaeında Ahmet Yesevi ' den el aldıklarını anlatmaya çalışır.

Peki , Anadolu Aleviliğinin tarihi kaynağı açısından adeta genel adres olarak anlatılan Horasan ve Ahmet Yesevi olayı nedir? Aleviler , hangi milliyetten olursa olsun , neden ısrarla bu kaynağı kendilerine çıkış noktası olarak gösteriyorlar? Bu olgu üstünde birazcık durmaya çalışalım.

Horasan erenlerinin piri

Hacı Bektaş Veli ' nin yaşamının anlatıldığı Velayetname adlı eserde Ahmet Yesevi , ''99 bin Türkistan pirinin piri '' diye tanıtıldıktan sonra anlatım şöyle devam ediyor: ''Muhammet Hanefi soyundan bir seyittir. 5. İmam Ali Rıza ' dan icazet almıştır. Türkistan ' a giderek Yesi kentinde bilgin bir kişiydi , kimse karşısına çıkıp onunla bilgi yarıştıramazdı.

Batın bilgisinde ileriydi.'' Ahmet Yesevi ' nin yaşamı ise şöyle anlatılıyor : '' Kendisi kaşık ve keşkül ustasıydı. Öküzün sırtına heybesini koyup pazara yollardı. Herkes , heybedekilerin değerini bilir , kendine gerekli olanı alıp parasını heybeye koyardı. Öküz , tekkeye dönünce şeyh parayı alır ve ne gerekiyorsa onu aldırırdı.''

Hoca Ahmet Yesevi Türkistan ' da büyük bir tarikat ve dergah piridir. Onun halifeleri Asya ' dan batıya yönelerek Horasan ' ın çeşitli yerlerinde ve Anadolu ' da çeşitli dergahlar kurup savaştan ve düşman baskınlarından bunalmış halka ''içsel huzur'' ve kardeşlik - sevgi temeli üstüne halkı mutlu etmek için çalışmalar yapmaktadırlar.

Hoca Ahmet Yesevi hakkında eldeki belgeler yeterli sayılmıyor. Ama tarih olaylarını - destanlar ve menkibeler dahil çeşitli belgelerin ışığı altında yorumlamak ve değerlendirmek de bir yöntem olarak kabul edildiğine göre , bu olguları ciddiye almak durumundayız. Kendisine ''Piri Türkistan '' adı da verilen Ahmet Yesevi ' nin Hakka yürümesinden ( vefatından ) sonra dergahın postuna zahir ve batın bilgisinde ünlü bir kişi olan Lokman Parende oturur. Anadolu Aleviliğinin ''ser çeşmesi '' Hacı Bektaş Veli , Lokman Parende'nin muhibi , öğrencisi ve halifesi olur.

Dergahta gördüğü hizmetle yetenekleri , bilgisi , görgüsüyle , hocasının ve diğer dervişlerin sevgisini , takdirini kazanır. Bundan sonra Halife Lokman Parende , hocası Ahmet Yesevi ' den kendisine kalan emanetleri , yani taç , hırka , sofra , çorap , alem ve postu Hacı Bektaş Veli ' ye teslim eder. İcazetnamesini de vererek hilafet makamına onu oturtur. Aynı yıl Lokman Parende Hakka yürüyünce ( vefat edince ) , Hacı Bektaş Veli ''postnişin'' olur.

Bir süre bu dergahta seyhlik yapan Hoca Bektaş Veli , hocasının yönlendirmesi üzerine çeşitli yerlerde konaklayıp bir ''Horasan ereni '' olarak Anadolu ' nun yollarına düşer. Bir barış güvercini olup Sulucahöyük'ü kendisine yurt edinir. Kaynakların yazdığına göre : Ebulvefa ' nın 1107 yılında Kakka yürümesinden ( vefatından ) sonra ise , bu tarikata bağlı olanlar , Baba İlyas Horasani ' nin çevresinde toplanırlar.

Babailer adı verilen topluluk , 13. Yüzyıl başlarında Moğol saldırısı üzerine Horasan ' dan göçerek Amasya ' ya yerleşen Baba İshak ' ın çevresinde bir araya gelen ve kendisine aşırı bir sevgiyle bağlı olan bu batıni topluluk , Selçuklu sultanının katmerli baskı ve sömürü düzenine 1239 yılında başkaldırır.

Halka mutluluk , eşitlik , özgürlük gibi birtakım haklar sağlayacaklarını ve toprakları herkese eşit olarak dağıtacaklarını , vergileri tümüyle kaldıracaklarını belirtirler.

Babailerin başkaldırısı , 1240 yılında yenilgi ve Baba İshak ' ın katledilmesiyle sonuçlanır. Kaynaklarda ; Lokman Parende ' nin halifesi olarak Horasan'dan kardeşi Menteş ile birlikte Anadolu ' ya geldiği kabul edilen Hacı Bektaş Veli ' nin , Baba İshak ' ın da halifesi olduğu yazılır.

Babailerin yenilgisinde kardeşi Menteş ' I de kaybeden Bektaş Veli , bir süre izini kaybettirir. Sonra Sulucakrahöyük ' e gelerek dergahını kurar , kapısını ardına dek açar ve aydınlık düşüncelerle yeri göğü aydınlatmaya başlar.

Başkaldırıda yenilgiye uğrayan Babaileri çevresine toplar. Bunlara Kalenderi , Haydari , Abdali , Şemsi , Yesevi , Melami , Safevi , Edhemi , Hurufi , Cami , Celali vb. topluluklar da katılır.

Hacı Bektaş Veli düşüncesinin toplumsal bakımdan ortaya çıkışını 13. Yüzyıl Anadolu ' sunda aramak gerekiyor. Ama Konya Selçuklu Devleti ' nin Moğollarca çarpışmasının faturasını ödeyen halk , Hacı Bektaş Veli ' nin dergahında yükselen barış , kardeşlik , eşitlik , özgürlük çağrılarına karşı duyarlı davranmayıp başka ne yapabilirdi ?

Gönüllerce taht kuran bilge insanın kurmaya çalıştığı dünya, insan sevgisine dayanır. İnsanlara aralarında ayırım gözetmeksizin sevgi ve saygı duyulmasına dayanır. Onun inanacına göre insanları aydınlığa götürecek yolun sevgiden geçtiğidir. Hacı Bektaş Veli'nin yazdığı kabul adilen yapıtları:Makalat Şathiye, Fevaid, Makalat-I Gaybiye, Kelimatı Ayniye, Hurdaname, Uss-ül Hakikat. Ayrıca Hacı Bektaş Veli'nin hayatını mitolojik bir anlatımla anlatan Vilayetname ve Menakıpname adlı yapıtlar vardır.



Horasan'daki bilgi denizi

Türkler, İslamiyeti, 9-10. Yüzyılda tanıdılar. Maceralı, kanlı, acılı bir yolculuktan sonra İslamiyeti kabul Etmek zorunda kaldılar. Ama bu kabul ediş tıpatıp değildi. Bedevi Arap toplumu için konulan kurallar, kendileri için oldukça yabancıydı. Onlar, İslamiyeti kabul ederken kandi geçmiş kültürleriyle bir sentez oluşturma yoluna gittiler. Hoca Ahmet Yesevi'nin dergahı Türkistan'da, Horasan'da ve yakın coğrafyada adeta bir tasavvuf denizi oluşturmuştur.

İşte Anadolu'yu, İran'I, Mezopotamya'yı ve Balkanlar'I aydınlatmaya çaloşan dedeler, babalar, "Horasan Erenleri," bu tasavvuf denizinden akan birer ırmak olmuşlardır. İşte göç yolları üstünde denizinden akan birer ırmak olmuşlardır.

İşte göç yolları üstünde önemli bir kavşak olan Horasan'ın özelliği buradan kaynaklanıyor.

Hacı Bektaş Veli'yi Sarı SaltuK'U Abdal Musa'yı, Hamza Baba'yı, Veli Baba'yı, Kolu Açık Hacim Sultan'I, Demir Baba'yı ve adını buradan sayamadığımız nice "Horasan pirlerini" yetiştiren coğrafya Horasan diyarıdır.

Alevilik, Horasan diyarında yetişen düşüncelerin, duyguların, inancın Anadolu ve ön Asya'da yeşermesi, boy atması, dal budak salması ve meyveye dönüşmesidir. Sonuçta da eşi menendi görülmedik, tadına doyulmayan aydınlık bir dünya düşüncesinin ortaya çıkmasıdır. Anadolu da aydınlık bir düşüncenin erleri olan Aleviler arasında, hangi etnik kimliğe sahip olursa olsun Horasan adının anılması, buradan yayılan düşünce, duygu ve inanç dünyasına ait ortak değerlerin, adı geçen tüm toplumu kucaklama özelliğinden ileri geliyor olsa gerektir.



Uygarlıklar beşiği Anodolu

Türkler dışındaki Asya, Mezopotamya ve Anadoluda'ki diğer halklar için de İslamı kabul şekli benzer bir yol izledi. İşte Anadolu Aleviliğinin tadına doyum olmayan, eşi emsali başak yerde görülmedik mayası, bir uygarlıklar sentezi olarak Anadolu'da bu nedenle oluştu.

Anadolu halkı, geçmiş uygarlıklarıyla Horasan'dan gelen mayayı yeni bir senteze dönüştürdü. İslamiyetin Anadolu ile tanışması, Anadolulaşmaması gerçekleşince, İslamiyet Anadoluca konuşmaya başlayınca; Hz Ali, Dede Korkut ve Homeros Dede Anadolu'da tanışıp kaynaşınca Anadolu Aleviliği sentezi oluştu.

Horasan ,bugün İran sınırları içinde bulunan bir bölgeye verilen ad. Bu adla anılan bir de şehir var. Hazar denizi'nin güneydoğusunda yer alan Horasan, Türkistan'ın güneyinde yer alıyor.

Yani Horasan, Türkistan Anadolu İpekyolu'nun zorunlu durağı. Horasan; Türkistan,Özbekistan, Kazakistan'ın güneye açılan kapısı sayılır. O bölgenin kavimler kapısı. Hazar Denizi'nin, bizim Karadeniz büyüklüğünde bir iç deniz olduğu düşünülürse bu kapı daha da anlam kazanır.

Horasan ,İran sınırları içinde olmasına karşın orada bugün dahi yaşayan ve Anadolu Alevilerinin geleneklerini sürdüren Aleviler var.

Yani Şii olmayan, Anadolu Alevilerinin geleneklerini sürdüren Aleviler var. Yani Şii olmayan, Anadolu Alevileri ile aynı özellikte Alevilik bugünde yaşıyor.

Bunlara; "Ali Allahiler" ve "Ehli Haklar'' deniyor.Bunlar Kürt ve Türk kökenli Alevilerdir. Burada bir şeyi yinelemekte fayda var. Aleviliğin kökeninin Horasan olduğu söylenince hemen arkasından ''O zaman tüm Aleviler Türktür '' ifadesi her şeyi çözmüyor. Çünkü Horasan ' dan gelen Aleviliği sadece Türk diye adlandırmak , gerçeği anlatmada tek yanlı kalıyor. Şu anda Horasan ' da yaşayan Kürt Aleviler olması demek ki bu sav için yeterli bir anlatım sayılmaz.

Horasan ' dan Anadolu ' ya hem Türk hem de Kürt kökenli Aleviler gelmiş. Aradan yaklaşık 800 yıl geçtiği halde bugünde varlıklarını sürdürdüklerine göre geçmişte neden olmasın.

İstanbul ' da okuyan İran' lı bir öğrenciyle tanışmıştım. Kendisini Alevi olarak nitelendiriyordu. Ben , ' Yani Şii misin?' diye sorunca , ' Hayır , Şii değil Aleviyim ' demişti.

Ben sizin ' Alevilik Olayı ' kitabınızı okudum. Biz işte öyle Aleviyiz.' Merak edip 16 Ağustos' ta geleneksel Hacı Bektaş Veli'yi anma törenlerine katılmıştı. İzlenimleri çok ilginçti. Demişti ki ' Ben kendimi bir Anda İran'da ( kendi bölge ve şehirlerinin adını vererek ) hissettim.' Ama anlattığı Humeyni İran'I değildi , Aleviliğin hala kısmen yaşadığı Alevi İran'dan söz ediyordu.

'Bizde de ozanlar var ' diyordu. Pir Sultan ' dan , Hatayi ' den , Kerbela üstüne , 12 imamlar ve Ehlibeyt üstüne nefesler söylerler. Bizde cemevine ' hankah' denir. Bizim de dedelerimiz var. Bizide aşure törenleri Şiilerden farklıdır , çok anlamlı ve görkemli geçer. Şiiler de , bizim farklılığımızın farkında , O nedenle bize dokunmazlar. Bizi öyle kabul ederler. Bizde de hankahlarda cem yapılır. Bizde de tıpkı sizdeki dedeler gibi sakal bırakıp hiç traş olmayan dedeler vardır. Bizdeki kadın erkek ilişkileri , Şiilere değil , sizlere benziyor. Bizde de camiye gidilmez vs ,

İşte İran'da hala yaşayan bu Alevilik , Şah İsmail Hatayi döneminde Anadolu'ya koşut olarak yaşayan bu Alevilikti. Çaldıran Savaşı' da Safevilerin yenilgisiyle olaydan sonra Şiileşen İran' ın ardında kalan ve 500 yıldır Şiiliğe karşı direnip yaşamaya çalışan bu Alevilikti. Anadolu Aleviliğinin kökenine ilişkin saptamalarda Türkistan kadar Kürdistan vurgusunun da sıkça yapılması , bazı kaygı verici çağrışımlara yol açmaktadır. Çünkü Anadolu hangi ulustan , hangi ırktan , hangi inançtan olursa olsun , tüm insanlara , tüm dervişlere , tüm ermişlere kapısını ardına dek açmış , onlara derin sevgi ve saygı göstermiştir.

Anadolu bir uygarlıklar zinciridir. Ondan bir halka eksilirse yapı bozulmuş olur. Anadolu insanı tek renkle yetinmemiş , başkalarından aldığıyla kendi özelliklerini yoğurmuş , ortaya yeni bir öz ve biçim çıkarmıştır.

Çok tanrılı , tek tanrılı tüm dinler , Anadolu ' da buluşmuş , karışmış , yeni bir inanç ve düşünce tarih sahnesine çıkmıştır. İslamiyet de Anadolu toprağına ekilince farklılaşmış , yeni biiçerik kazanmıştır. Kendine has özellikler taşıyan bir oluşum ortaya çıkmıştır. İşte bu sentezin en belirgin olgusu Alevi Bektaşi düşünce ve inanç bütünlüğüdür. Anadolu Aleviliğinde , İslamiyet içindeki Hz. Ali sevgisi ve yandaşlığından kaynaklanan damar , Asya ' dan akan tasavvuf ırmağıyla birleşmiş , yakın coğrafyalardan bu ırmağa yeni sular karışmış , Anadolu ' nun klasik uygarlıklarından renkler eklenmiş ve bir sentez ortaya çıkmış.

Bu olguyu sadece Türkistan kaynaklı göstermeye , Türk - İslam sentezine eklemlemeye çalışanlar yanılıyorlar. Alevilik esas mayasını Türkistan ' dan almış olsaydı , neden bu maya o coğrafyada tutmamıştır? Türkistan ' da yaşayan İslam , esas olarak Sünni islam kabul edilen Emevi Müslümanlığıdır. Biraz daŞiiliktir. Türkistan ' da esas olarak Alevilik - Bektaşilik yoktur. Türkistan için söylediğimiz Kürdistan için de doğru sayılır. Aleviliği ' Kürt kültürünün patlaması ' olarak niteleyenlerden en az Türk - İslamcılar kadar yanılgı içindedirler. Çünkü Kürtler , İslamı kabul ettikten sonra esas olarak Şafii Müslümanlığı seçmişlerdir. Kürdistan ' da Aleviler azınlıktadır.

Bu nedenle Anadolu Aleviliği , Türk - İslam sentezine de , Kürt - İslam sentezine de sığmıyor. Biçilen elbiseler Aleviliğe dar geliyor kanısındayım. Alevilik , 72 milleti , 18 bin alemi kendisine yurt edinmiş bir oluşumdur. Aleviliği bu kulvarın dışına çekip milliyet çiftlerine hapsetmeye çalışmak , ona karşı saygıda kusur etmektir.




*** ŞAHKULU SULTAN DERGAHI ***


500 yıllık ışık yuvası Şahkulu Sultan Dergahı'nın tarihi, Osmanlı'nın ilk dönemlerine dek uzanır.İznik'e akın eden Osmanlı kuvvetleriyle Bizans İmparatoru genç Andronikes'in ordusu arasındaki barış görüşmeleri, Şahkulu Sultan Dergahı'nda gerçekleşmiştir.Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u almasında, Anadolu ve Rumeli hisarı'nın yapımında Şahkulu Sultan Dergahı'nın büyük yararı olmuştur.

İstanbul, Göztepe Merdivenköy'de kurulu "Şahkulu Sultan Dergahı". Osmanlı döneminde İstanbul'da kurulu 14 dergahtan sadece biridir. "Horasan erenleri"nden olduğu kabul edilen Şahkulu Sultan da, Bizans'ın son döneminde İstanbul'a gelip dergahını kuran ve çevresini aydınlatan bilge bir "yol eri"dir.

Şahkulu Sultan ile birlikte aynı yıllarda dergahlarını kurup, halkı barış, insanseverlik, hoşgörü ve hakça bölüşüm fikirleriyle eğiten; Ereb Baba, Gözcü Baba, Sancaktar Baba, Kartal Baba gibi erenler, kurdukları bu dergah adlarıyla anılan semtlere adlarını vererek ölümsüzleşmişlerdir.

Eren Baba, Erenköy'deymiş, Kartal Baba Kartal'da, Gözcü Baba Göztepe'de vs. Şahkulu Sultan da bu semte adını veren dergahı kurup gelenleri aydınlatmaya çalışmış.

Osmanlı'nın son yıllarında 14 Alevi-Bektaşi dergahının adı kaynaklarda bulunuyor.Bunlardan birisi Şahkulu Dergahı, diğerleri ise Çamlıca'da Nur Baba Tekkesi, Üsküdar'da; Üsküdar Tekkesi ve Öküz Limanı Tekkesi, Kazlıçeşme'de Eryek Baba Tekkesi, Yedikule'de Seyit Abdullah Tekkesi, Eyüp'te Şeyh Hafız Baba Tekkesi, Karyağdı Baba Tekkesi, Sütlüce'de; Şeyh Hüseyin Baba Tekkesi, Kağıthane-Karaağaç'ta Şeyh Teber Baba Tekkesi, Rumelihisarı'nda; Şehitler Tekkesi, İstranca Tekkesi, Karaca Ahmet Sultan Tekkesi, Çanakkale'de; Akbaş Tekkesi vb. dergahlarıdır.

Osmanlı'dan günümüze

Şahkulu Sultan Dergahı'nın tarihi, Osmanlı'nın ilk dönemlerine dek uzanır.burası ilk kez Sultan Orhan zamanında Türklerle tanışır.İznik'e akın eden Osmanlı kuvvetleriyle Bizans İmparatoru Genç Andronikes'in ordusu arasındaki barış görüşmeleri, Göztepe Şahkulu sultan Dergahı'nda gerçekleşmiştir.

Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u almasında, Anadolu ve Rumeli Hisarı'nın yapımında Şahkulu Sultan Dergahı'nın yapımında Şahkulu Sultan Dergahı'nın maddi ve manevi yararları dokunmuştur.
Şahkulu sultan dergahı; Osmanlı döneminde halkı aydınlatan bir "Işık Yuvası" olarak yaklaşık 500 yıl varlığını sürdürmüştür.Orada gün olmuş 500'ü aşkın derviş barınmıştır.Hacı Bektaş Veli'nin aydınlık yolunda yürüyerek muhipleri eğitmiştir.
Düşünce ve kültür hayatımıza Edip Harabi, Neyzen Tevfik, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba gibi "batın" ve "zahir" biliminde yetkin kişiler kazandırmıştır.

Dergah, 1. Dünya Savaşı'nda İstanbul'u işgal eden Emperyalistlerle işbirliği yapan saraya ve uşaklarına karşı Mustafa Kemal ve Kuvayi Milliye saflarında yer alıp Milli Kurtuluş Savaşı'na büyük destek sağlamıştır.
Dergahın son dönem postnişinlerinden biri olan Mehmet Ali Hilmi Dedebaba(1842-1907), külliyeyi restore etmiş, müritlerinin maddi ve manevi yardımlarıyla dergahı geliştirmiş, bir dizi ev, bahçe, arazi, ipekböcekçiliği için dutluk, meyve ve sebzecilik için yer sağlanmıştır.

Mehmet Ali Dedebaba'nın Hak'ka yürümesinden sonra mütevelyi heyet vakfın mallarına sahip çıkmamış,Dergaha ait yüzlerce dönüm tarım arazileri, arsalar, binalar ilgisizlik ve bakımsızlık sonucu tahrip olmuş.Arkasından da "Tekke ve Zaviyeleri" kapatan kanunun hışmına uğrayan dergah, tarihe ve kültüre düşman bazı kişi ve kuruluşların yağması sonucu adeta harabeye dönmüştür.
Dergahı restore amacıyla kurulan dernek, aslına uygun çizilen proje ve özverili bir çalışmayla devletten tek kuruş almadan, salt alevi halkın verdiği bağişlarla harabeye dönen dergahı külliyeye dönüştürmüştür.

Bugün sekiz dönüm arazi üstünde, cemevi, aşevi, konferans salonu, kütüphanesi, idari büroları ve Dedebaba Konağı ile komple bir dergah ortaya çıkmıştır.
Geleneksel Alevi töresine göre her gün kazanı kaynayan dergahta Pazar günleri canları, dedeler eşliğinde yapılan cem, konferans ve bağlama dinletileriyle lokmalar karşılamaktadır.

Bugüne dek bağışlardan elde edilen maddi kaynakla yaklaşık 10 milyar harcanarak onarılan Şahkulu Sultan Dergahı, geçmişteki misyonuna uygun olarak Alevi-Bektaşi halka hizmete devam etmektedir.

Uzun ve kararlı bir uğraş sonucu mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğü'nde olan dergahın 10 yıl boyunca restore, bakım, onarım ve kullanım hakkı, Bakanlar Kurulu kararıyla 19 Ekim 1994 tarihinden itibaren bedelsiz olarak "Şahkulu Sultan Dergahı Mehmeti Ali Hilmi Dedebaba Araştırma Eğitim ve Kültür Vakfı" na verilmiştir.

Alevi üniversitesi

Dergah adına kurulu vakıf, dinsel hizmetler yanında geçmiş misyonuna uygun olarak açılan semah, folklor, koro, bağlama kurslarından sonra önümüzdeki sonbahar sezonunda Türkiye'de ilk kez "Aleviliğin öğretildiği bir okul" un temellerini atacak.
Yirmi öğrenciyle başlayacak okulda; Aleviliğin hem inançsal hem de felsefi ve tarihsel yanı öğretilecek.Öğrencilere Aleviliğin yanı sıra, dinler tarihi, İslam tarihi, siyasi tarih, Osmanlı tarihi, Türkiye'nin toplumsal yapısı vb. dersler verilecektir.

Şahkulu Sultan Dergahı Vakfı, bir ilki daha gerçekleştirdi.Eyüp'te bulunan tarihi "Karyağdı Baba Dergahı"nın tapusunu alarak,Alevi-Bektaşi toplumunun hizmetine sundu.
Yaklaşık bir dönüm arazi üstünde, bahçesinde Karyağdı Baba'nın elifi taçlı mezarının da bulunduğu tarihi dergahın aslına uygun olarak restore edilmesi için çalışmalara başlandı.

Haftada yaklaşık 4-5 bin kişinin gelip gittiği Şahkulu Dergahı'nın ziyaretçileri, Hacı Bektaş Veli'nin Anadolu'da açtığı aydınlık yolun izcileri olarak yürümeye devam ediyorlar.





*** YALINCAK SULTAN ***


Yalıncak Sultan’ın Türbesi Sivas ili Hafik ilçesinin Yalıncak köyünde bulunmaktadır. Köyde Yalıncak Sultan soyundan Mahmut Yalıncakoğlu yaşamaktadır.

Tekkenin postnişini de odur. Köyde sonradan göçler yoluyla Ağu içen ocağı dedeleri yerleşmişlerdir. İlk önce Ağuiçen Dedelerinden Mustafa ağa isminde birisi buraya yerleşmiştir. Köyde Tek Yalıncak sülalesi olan Yalıncakoğlu ailesi Türkçe konuşmaktadır. Yalıncak Sultan Talipleri; Ordu (Merkez) - Aydın- Ankara-İstanbul- Çorum-Kırıkkale-Yozgat (Yerköy) - Sivas (Divriği,Hafik,İmranlı) da bulunmaktadırlar.



Yalıncak Sultan Dedeleri ; Hafik – Tepeköy (Hamza Dedenin torunları) , Akpınar (Aziz Bayram Dede), Karayapak Köyü (Temurlar) Divriği Aydoğan (Örenik) de bulunmaktadırlar. Yalıncakoğullarından Mamut Efendi Dede bir talip kızıyla evleniyor.

Bu sebeple düşkün olup Hacı Bektaş’ a gönderiliyor. Evlendiği kızda musahibinde emanet olarak kalıyor. Orada yedi yıl felçli bir kadına hizmet ediyor. Bir gün hortum çıkıyor ve kadının felç hali geçiyor. O zamanlar Hacı Bektaş Postunda Velayettin Hürrem Çelebi varmış. Git köyüne bir aş evi, at evi ve mihman evi yap diyor Muhmet Efendi’ ye. Bunun üzerine 1905 yılında Mahmut Efendi Aşevini, Atevini, Mihmanevini yapıyor.

Türbe en son olarak 1907 yılında Sarı İsmail oğlu Mahmut Efendi tarafından Ermeni Ustalarına 580 Osmanlı Lirasına yaptırılmıştır. Türbenin taşları Aylioğlundaki taşlı tepeden diğer taşlar ise Horasan kaymatması olarak Zara (Cimrti) den getiriliyor.

Mahmut Efendi Dede 1917 yılında hakka yürüyor.

1917 yılında Posta Kara Veyis oturuyor. Kara Veyis Yalıncak Sultan soyundan Divriğiye taşınan Eyüp ağa soyundan gelmektedir. Mahmut Efendi Dede ile amca çocuklarıdır.

1924-26 yıllarına kadar gönüllü dervişler geliyor. Yalıncak Sultan köyünde bulunan arazileri ise sonradan köye gelenler üzerlerine geçiriyorlar.

1926 yılında Mahmut Efendi Dede ‘ nin oğlu Hamza Dede Divriği Mahkemelerine dava açarak Yalıncak Sultan sülalesinden olduğunu ispat ediyor. Davayı kazanıyor. Durumu tescil ettirip Köyde bulunan bazı arazileri geri alıyor ve de Posta oturuyor. Türbenin tamir ve bakımını yaptırıyor.

Tekke ve Zaviyelerin kapatılması kanunu ile birlikte burası da kapatılıyor. Bu dönemde kurbanlar Yalıncak soyundan bir kızın evlendiği Tepeköy’ e gidiyor. Yalıncak Sultan niyetine Talipler kurbanlarını buraya kesiyorlar.

1937 yılında Tekke ve Zaviyelerin kapatıldığı dönemde köydeki çekememezlikler yüzünden Tekke şikayet ediliyor ve Devlet tarafından Türbe yıkılıyor. (Yalıncak köyünde bulunanlara yıktırılıyor)

1942 yılında Tekke tekrar faliyete başlıyor. O tarihte Postta Hamza Dede oturuyor. 1951 yılında Hamza Dede hakka yürüyor. 1951 ile 1978 yılları arasında Tekkenin postunda Oğlu Mehmet Efendi Dede oturuyor.

1978-1993 yılları arasında Babo diye tanınan Mehmet Efendi oğlu Hüseyin Fevzi Dede postnişinlik yapıyor.

1993 yılından bu tarafa da halen de Yalıncak Sultan sülalesindenHüseyin Fevzi Dedenin oğlu Mahmut YALINCAKOĞLU Tekkenin postnişinliğini yapmaktadır.

Mahmut Yalıncakoğlu Dede Yalıncak Sultanın büyük bir kahraman olduğunu isyanlarda başarılarından dolayı kendisine “Tabanı büyük er Mustafa “ lakabının verildiğini anlatmaktadır. Ayrıca Yalıncak Sultan'ın Hacı Bektaş’ ın halifelerinden olduğı ve Vilayetnamede anlatılan Pir Eba Sultan'ın oğlu olduğu da anlatılmaktadır.

Aşağıda Mahmut Dede nin Yalıncak Sultan’ la ilgili anlattıkları yer almaktadır.

Esseyid Muhammet Nuri Hacı Bektaş Veli’ nin 5. Halifesi olan Pirep Sultan Ulu cemlerde çerağcısı idi. O tarihte Konya’da Molla Saadettin isminde medrese hocası vardı. Bir gün Hz. Hünkar Hacı Bektaş-i Veli’ye bir nağme yazarak ya peygamber evladı bize pir gönder ki, bize Muhammed Ali yolunu izah ede ve Hacı Bektaş Veli çerağcısı Pirep Sultan’a Molla Saadettin’in bizden istediği kişi sensin var hazırlar.

Pirep Sultan Hz. Hünkara dönerek sizce malum değilmiki ömrümün son dönemlerinde beni cemalinizden mahrum eylemeyin.

İlahi çerağcı atılan ok geri dönermi? Var git hizmetine bak ne hikmet göreceksin? Bunun üzerine Pirep Sultan aile etrafını yanına alarak Konya’ya varır. Molla Saadettin Pirep Sultan’a burda bir konak verir, hizmetini burda gör dedi. Epey bir zaman o medresede, muhiplere yol yordam öğretti. Hz. Hünkar’ın isteğeini (emrini) yerine getirir. Bu arada Konya’da bir salgın hastalık baş gösterir.

Bu hastalıktan bütün Konya halkı etkilenir Pirep Sultan’ın üç oğlu da bu hastalığa yakalanır.Hastalık yüzünden iki oğlunu kaybeder.Geriye çocuk yaşta ki oğlu “Seyit Muhammed Nuri” namı diyar YALINCAK SULTAN kalır. Fakat Yalıncak Sultan da bu hastalıktan kurtulamamıştır henüz. Bu durumu gören Hatem Ana, Pirep Sultan’a dönerek Haz. Hünkar’a bu kadar hizmetin var niyaz etki Allah aşkına oğlumuzu bize bağışlasın.

Pirep Sultan hanımına dönerek ilahi kadın sabır eyle benim Hünkar’a olan hizmetimi boşamı çıkaracaksın? Bu arada çocuğun iyice ağırlaşmaya başlar. Pirep Sultan’ın talebeleri de bu durum üzerine cenaze hazırlıklarına başlarlar. Bu durumu gören Hatem Ana çırpınır, dövünür, feryada başlar. Çocuk bu arada Hakk’ın rahmetine kavuşur.Pirep Sultan Hatem Ana’nın feryadını görünce cenaze hazırlıklarını bitiren cemaate dönerek, “ ey cemaat bu çocuğun cenaze namazını ölü niyetine mi kılalım? Yoksa diri niyetine mi? Cemaat Pirep Sultan’a dönerek diri niyetine pirim, diri niyetine”. Bunun üzerine Pirep Sultan cenazeye yaklaşarak çocuğun sağ elini tutup Allah aşkına, Hünkar aşkına kalk der ve çocuk dirilir. Birkaç yıl geçer, Yalıncak Sultan büyümüş ilim, irfan öğrenmeye başlamıştır. Bu arada HATEM ANA Hakkın rahmetine kavuşur.

Günlerden birgün Pirep Sultan oğlu Yalıncak Sultan’ı yanına çağırarak ya Nurim benimde ölümüm yakındır. Oturduğumuz evi Molla Sadettine verip cenaze namazımı kıldırdıktan sonra var git Hz. Hünkar’a senin kısmetin ondadır. Yalıncak Sultan babasının vasiyetini yerine getirir ve yola çıkar. Hz. Hünkar Hace Bektaş Veli bir sabah namaz kılarken halifelerinden Sarı İsmail ve Emircem Sultan’ı yanına çağırarak bize Konya tarafından bir ‘YALINCAK “ gelir varın onu huzuruma getirin. Emircem Sultanla Sarı İsmail bir müddet yol aldıktan sonra sarışın bir delikanlıyla karşılaşırlar. Selamlaşıp görüşürken Emircem Sultan Sarı İsmail’e dönerek Hz. Hünkar’a hamd olsun ki, ben bu delikanlıdan Pirep Sultan’ımın kokusunu hissederim der. Acaba ne hikmet ola? Bu söz üzerine Yalınca Sultan doğru söylersin ben Pirep Sultan’ın oğluyum. Beraber Hz. Hünkar’ın huzuruna gelirler.

Hz. Hünkar, bu delikanlıyı yıkayıp giydirin huzuruma getirin. Huzura getirilen delikanlıya Hüseyni tacı (Yeniçerilerin giydiği taç) giydirilir. Dergaha yalın ayak geldiği için “YALINCAK SULTAN” lakabını alır. Hünkar Yalıncak Sultan’a dönerek var gör huzurumuzda hizmet ver, gün ola ki sana hizmet vereceğiz.



Bu arada Sivas’ın Karabel bölgesinden geçen İpek Yolu bugünkü Yalıncak Sultan dergahından geçmektedir. Bu ormanlık bölgedeki bazı gruplaşan çeteler ipek yolundan geçen kervanları soyuyorlardı.

Bu durun çok ciddi bir hal alınca kervan sahipleri Sivas’ın sancak beyi Rüknettin Paşa’ya durum bildirilir. Paşa o bölgeye asker gönderir. Fakat bir gece baskınıyla askerler çeteler tarafından öldürülür ve talan devam eder.

Padişah Alattin Keyhüsrev bu durum üzerine Osmanlıya savaşlarda yardım eden Hünkar Hacı Bektaş Veli’ye bir nağme yazarak “ey peygamber evladı bize bir çare der. Hünkar bunun üzerine dergahındaki çeşitli savaşlarda büyük başarılara ulaşan komutan rütbesine yükselen Yalıncak Sultan’ı yanına çağırarak ya Nuri m sana bir görev vereceğiz var git kısmetini gör.

Toprağın kefaretin olsun. Arayan seni orda bulsun.” Yalıncak Sultan yanına dergahtaki gönüllü askerleri alarak Karabel bölgesine gelir. Ve savaş başlar büyük kayıplar verilir. Öyleki artık Yalıncak Sultan’ın o büyük kahramanın takatı kalmamıştır artık. Bu durumdan yararlanan çeteler o mübarek insanı orda şehit ederler. Fakat Allah’ın izniyle Yalıncak Sultan Hünkar’ımın emri yerde kalmasın kellesini koltuğuna alarak savaşmaya, çarpışmaya devam eder. Bu durumu gören çete içindeki bir kadın bu kişi tekin er değildir. Silahlarınızı bırakın yoksa hepimiz helek olacağız. Savaş kazanılır ve Seyit Muhammed Nuri şehit düşer.



Notlar:

Yukarıdaki bilgiler Yalıncak Köylülerinden ve Yalıncak Sultan Postnişini Mahmut YALINCAKOĞLU’ n dan alınmıştır.

Yalıncak evlatları Yalıncak Sultan’ ın türbesini yaptırmak ve Yalıncak Sultan’ ı tanıtmak ve kültürünü yaşatmak için bir dernek kurma çalışmaları yapmaktadırlar.

Yalıncak Sultan' ın Hubyar Sultan' ın kayın Babası olduğu söylenmektedir.






*** SÜCAETTİN VELİ DERGAHI ***


Eskişehir-Seyitgazi ilçesine bağlı Aslanbeyli Köyü'nde bulunan Sücaettin Veli ise,aslen bir Kalenderi dedesidir.Sücaettin veli Dergahı'nın son postnişini Nevzat Dede, baba ocağını yakmaya devam ediyor.

Kalenderi dervişi Sücattin Veli, Bektaş Veli'den önce Anadolu'ya gelen Horasan erenlerinden "Baba İsyanı" na katılan Kalenderin önderi olan Sücattin Veli, Babailerin yenilgisi üzerine Kayseri, Afyon ve Eskişehir yöresini gezdikten sonra Eskişehir'e yerleşip köyde kurduğu dergahla çevresini aydınlatmaya devam etmiş.

Tecrübesi ve uzun ömrü nedeniyle kandisine "Pir Fani" ünvanı verilmiş. Kırıkkalee-Keskin'e bağlı Hasan Dede Dergahı dedesi Hasan Dede, bu dergaha bağlı çalışılmış. Trakya ve Balkanlar'a da yayılan Süca Dede'nin etkisi sonucu Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk ve Yugoslavya'da bir dizi dergah oluşmuş.

Bulgaristan'da çok tanınan Otman Baba ve Demir Baba da Sultan Süca Dergahı'na bağlıdır.Otman Baba,aynı zamanda Sücaettin Veli Dede'nin müsahip kardeşidir.Balkanlar'da Bektaşiliğin yayılmasında büyük etkisi olmuştur.

Sücaettin Veli Dergahı postnişini Nevzat Dede'nin hizmet ettiği taliplerin çoğunluğu Trakya ve Balkan kökenli Alevi-Bektaşilerdir. Sücaettin Veli törenleri,her yıl mayıs ayının son haftası İstanbul,Bursa ve Eskişehir'den gelen halkın katılımıyla kutlanıyor.Bu küçük köyde dergah adına kurulu köy derneğinin düzenlediği bu yıl yapılan törene yaklaşık 10 bin kişi katıldı.

Ulubeylilerin Kabesi Eğitim

Anadolu'da Aleviler,Kurtuluş Savaşı'nın başarıya ulaşmasından sonra kurulan Cumhuriyet yönetimine karşı çıkmamak için dergahlarının kapısına kilit vurulmasına ses çıkarmadılar.Hatta Cumhuriyetin geleceği için bu durumu desteklediler.

Buna tipik bir örnek olarak, Isparta-Senirkent'e bağlı Uluğbey Köyü gösterilebilir.Uluğbeyliler, bu duygularını ilkokul kapısına yazdıkları şu dörtlükle ifade etmişlerdir.

"Tut elimden geri kaldım
Gücümle Kabeme aldım
Bizi kurtar Nur Ocağı
Kabemizsin sana taptık."


Uluğbeyliler, 1935 yılında imece usulu ile devletten bir kuruş almadan yaptıkları ilkokulda 15 profesör,50 doktor,60'ı aşkın mühendis-mimar,2 hakim,2 kaymakam,yüzlerce öğretmen ve memur yetiştiğini anlatıyorlar. Veli Baba Sultan; 1600 yıllarında Uluğbey'de yaşayan dergahıyla halkı aydınlatan,yörenin sevilen,sayılan ve tanınan dedelerinden birisidir.Osmanlı padişahı 4. Murat'ın Bağdat Seferi sırasında ordunun başında bulunan Mustafa Zor Paşa ile Veli Baba arasında geçen olaylar,konuşmalar,halk arasında yaklaşık 500 yıllık söylencelere karışmış,kerametler anlatılagelmiştir. Uluğbey'de Veli Baba Sultan türbesinde her yıl Ağustos ayını ilk haftası sonunda düzenlenen törenlere on binlerce insan katılmaktadır.Bu yıl ki törenler,Senirkent'teki sel felaketi nedeniyle gelecek yıla ertelenmiştir.

Yedi iklim,beş kıtayı aydınlatan ışık

Batı dünyası,Ortaçağ karanlığını yaşarken,insanlar odun ateşlerinde cayır cayır yanarken,Anadolu'da insan sevgisinin ateşini küçük dergahından tüm yeryüzünde tutuşturmaya çalışan,Hacı Bektaş Veli'dir.Uygarlıklar müzesi Anadolu'dan yükselen bu ışıkla tüm dünya aydınlanmaya çalıştı.Hacı Bektaş Veli'nin üniversitesi olan Sulucakarahöyük beldesindeki tekkede yetişen muhipler ve dervişler,önce Anadolu'yu ardından yedi iklim beş kıtayı aydınlatmaya çalıştılar.

Bu gün bunca tarihsel,sosyal toplumsal kesintiye rağmen Çin Halk Cumhuriyeti'nde Uygur Türklerinin yaşadığı bölgeden, Urumçi'den bize ulaşan canları aydınlatan çerağ Hacı Bektaş Veli'nin çerağıdır.Bizden bir dünya ötedeki Avustralya kıtasının Melburn kentinde Selman Baba'nın son nefesine kadar yanık tuttuğu dergahının çerağı Anadolu kökenlidir.

Yine Macaristan-Budapeşte'deki kendi adına kurulu Gül Baba Dergahı,bizim Isparta-Uluğbey Veli Baba Dergahı'ndan onlara irşat için gönderilmiş bir dervişin yaktığı aydınlanma ateşidir.

Mısır'da Kaygusuz Abdal Dergahı'nda Ahmet Sırrı Baba'nın yaktığı çerağ, toroslar'daki Abdal Musa Dergahı'ndan, Otman Baba, Demir Baba, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Ukrayna ve Yugoslavya'daki Alevi-Bektaşi dergahlarından yetişmiş nice dervişlerin,babaların, dedelerin aydınlık çabalarını da eklemeliyiz.Bunlardan en önemlisi, bu tarihsel zincirin günümüzdeki bir halkası olan ve yeni dünyada (ABD) yaşayan bir Alevi dergahıdır.




*** SEYİT BATTAL GAZİ DERGAHI ***


Eskişehir-Seyitgazi ilçesindeki Seyit Battal Gazi Dergahı'nın yanına da sonradan cami yapılmış.Mimari olarak bugün Anadolu'da en ihtişamlı ve metrekare olarak en büyük dergahlardan sayılan Battal Gazi Dergahı,1207 yılından günümüze kadar yaşamış.

İstanbul-Sultanahmet Meydanı'ındaki Ayasofya Külliyesi'nden daha büyük olan bu dergahta yöre Alevileri gizli saklı geleneklerini sürdürmüşler.

Aynı ilçeye bağlı,aslanbeyli Köyü'ndeki Kalanderi dedesi Sultan Sücattin Veli Dergahı'na da sonradan yapılan cami,köyün tümü Alevi olduğu için ısrarla cemaatsiz olarak yaşatılmaya çalışılıyor.

Isparta-Senirkent Uluğbey'de bulunan Veli Baba Sultan Dergahı'na yapılan cami büyüdükçe dergah küçülmüş.Ege Alevilerinin uğrak yeri olan Kemalpaşa'daki Horasan erenlerinden Hamza Baba Dergahı da cami yapımından kurtulamamış.

Bu yıl Abdal Musa Sultan törenlerine giderken Eskişehir-Kütahya karayolunda, Kütahya'ya 30 km uzaklıkta yol kenarında gördüğümüz levhada, "Pir Ahmet Efendi Türbesi" yazıyordu.Bu türbenin de Sünnileştirilen bir Alevi türbesi olduğunu düşünmekten kendimizi alıkoyamadık.Aracımızı o yöne sürdük.Dağın yamacında bir evin yeşillikle kaplı bahçesindeki mezarların üstünde önce Derviş Ahmet ve Mehmet'in mezarlarını, sonra "aşevi" ni, sonra bağış kutusu üstünde "Hak razı olsun" yazısını okuyunca "Aaa burası Alevi Dergahı" dedik.

Pir Ahmet Efendi'nin türbesinin bulunduğu yer kapalıydı,ama anahtar deliğinden Hz.Ali ve Hacı Bektaş Veli adlarını görünce kanımız kesinleşti.

Köyişleri'nin işgüzarlığı

Yakınındaki ilk köyde gördüğümüz ilk tabelada şunlar yazıyordu: "T.C. Tarım Hayvan ve Köyişleri Bakanlığı Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü Köy Hizmetleri 14. Bölge Müdürlüğü Sofça Camii İnşaatı."

Yani Alevi köylere sadece Diyanet İşleri, Vakıflar Genel Müdürlüğü,cami yaptırmak için kurulan bin bir vakıf ve dernek dışında Köyişleri Bakanlığı da cami yaptırıyor.

Köylülerden camiye giden olmasa da Köyişleri Bakanlığı,asli görevi olan yol,su v.s işlerini bırakıp imamlığa soyunmuş.

Pir Ahmet Türbesi ise,köyün 5 km dışında,Porsuk Barajı'na bakıyor.Daha önce Armutlu bucağında Kalburlu Çiftliği sınırları içinde bulunan türbe,baraj inşaatı nedeniyle 1949 yılında yeni yerine nakledilmiş.Pir Ahmet Efendi, Anadolu'ya gelen Horasan erenlerinin soyundan bir "veli"imiş.

Köylüler sayısız kerametlerinden söz ediyorlar.Kendisi 1570'te Hakka yürümüş(vefat etmiş).Yöredeki köylüler yıllardır Pir Ahmet Efendi'nin türbesinde kazan kaynatır,cem ayinleri düzenlermiş.

Efsane kahramanın dergahı

Şu anda Eskişehir'de mimarisi ve yaşayan geleneğiyle yaklaşık 800 yıllık tarihe karşın dimdik ayakta duran iki dergah var.Bunlar Seyitgazi ilçesindeki Seyit Battal Gazi ve Sücaettin Veli dergahları.İki dergahın tarihi,Hacı Bektaş Veli'nin Anadolu'ya gelmesinden önceye uzanıyor.

Yüksek bir tepe üstünde kurulu kasabaya ve dergaha adını veren Seyit Battal Gazi'nin 675'te Malatya'da doğduğu,babasının Hüseyin Gazi,mezarının ise Ankara'da olduğunu yazılı kaynaklardan öğreniyoruz.

Seyit Battal Gazi Dergahı,bugünkü durumuyla Hacı Bektaş Veli Dergahı'ndan daha geniş bir alanda kurulu ve daha görkemli bir yapıya sahip.

İstanbul Sultanahmet Meydanı''daki Ayasofya''ı rahat içine alabilir.Bu dergah,son postnişin Hakkı Dede'nin söylediğine göre,yüzlerce dervişle dede ve baba yetiştirmiştir.

Kurtuluş Savaşı yıllarında Yunan işgaline uğrayan iki dergahın son dedesi Hakkı Dede ve amcası Şükrü Baba,işbirlikçilerin ihbarı üzerine esir düşüp Yunanistan'ın Milos adasına gönderilmişler.

Dergahta,Seyit Battal Gazi'nin mezarının bulunduğu büyük salonun giriş kapısında şu bilgiler yer alıyor: "Seyit Battal Gazi,Malatya Serdarı Hüseyin Gazi'nin oğludur.Annesi Saide Hatun,peygamber sülalesinden olup iki oğluyla hanımı Zeynep Hanım'ın mekanları eski Malatya'dır.Asıl adı Cafer'dir.Seyitliği peygamber sülalesinden gelen annesindendir."

Bizans'ta savaş ve sevgi

MS 715 yılında İslam ordularının İstanbul kuşatmasına da katıldığı belirtilen Battal Gazi'nin, esir düşerek Bizans zindanlarında tutuklu kaldığı,imparatorun kızı Elenora ile tanıştığı,birbirlerine aşık oldukları,kızı kaçırıp evlendiklerini yazılan biyografiden öğreniyoruz.

717-740 yılları arasında süren Akrenion savaşına da katılan Battal Gazi,740 yılında Nacoleai şehrinin Mesih Kalesi önünde şehit olmuştur. Biraz önce sözünü ettiğimiz bu görkemli türbe ve külliye,1207-1208 yıllarında Selçuklu İmparatoru 1. Alaaddin Kuykubat'ın annesi Ümmühan Sultan'ın, Seyit Battal Gazi anısına yaptırdığı bir eserdir.

Bu dergahlardan önemli dedeler ve muhipler gelip geçmiştir.Abdülmecit ve Abdülaziz devirlerinde Seyit Battal Gazi Dergahı'nda Pir Mehmet Dede,onun vefatından sonra Ali İlhami Dede,Sücettin Veli dergahında ise Mehmet Sücaettin Dede,onun vefatından sonra da Ali Rıza Hadi Dede postnişin olmuşlardır.

Pir Mehmet Dede ve Mehmet Sücaettin Dede aynı zamanda müsahip kardeş olmuşlar.İstanbul'da divan katipliği görevini bırakıp Battal Gazi Dergahı'nda derviş olan ve edebiyat tarihimize Genç Abdal adıyla geçen şairimiz de bu dergahta nasip olmuştur.

Ayrıca Sadrazam Yusuf Kamil Paşa'nın eşi olan ve kurduğu hastane nedeniyle bir semte veren Zeynep Kamil de adı geçen dedeler döneminde Seyit Battal Gazi Dergahı'na bağlanıp Alevi olmuştur.

Zeynep Kamil Hanım,dedeleri zaman zaman İstanbul'a çağırıp konakta aylarca ağırlar,çevresindekileri bilgi ve görgülerinden nasiplendirmeye çalışırmış.

Tekke ve zaviyelerin Cumhuriyet döneminde kapatılmasından sonra dergahın bir kısmı müze olarak düzenlenmeye çalışılmış.Daha önce Kırklar Meydanı olarak bilinen cemevi kısmı müze olmuş.Cemevi yapımından önce (1920) kilisenin de bulunduğu mekanda,Osmanlı'nın Alevi dergahları Sünnileştirme çabası sırasında yapılan camide dergah da yer alıyor.

Bugün birçok kısmı boş olan dergahta,müzeyle birlikte türbe ve aşevi işlevini sürdürüyor.Eskişehir yöresinde yaşayan Alevi-Bektaşi kitle,yaklaşık bin yıllık tarihe sahip bu dergahın,kendilerince restore edilerek kullanıma açılması için mücadele ediyor.

Ancak dergahın bir bölümü idari olarak Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne,bir bölümü ise Kültür Bakanlığı'na bağlanmıştır.








*** HUBYAR SULTAN ***


Hubyar Dede

HUBYAR SULTAN’IN HAYATI  

Hubyar Sultan, Ahmet Yesevi ekolü mensubu Horasan Alp-Erenlerinden ulu bir Batınî babası olup, Türkmen Alevi Dede Ocağı kurucusudur

Halk arasında Hubyar, Hubyar Sultan, Hubyar Devletlü, Hızır Hubyar, Hubyar Baba, Hubyar Derviş olarak adlandırılmaktadır.

Birleşik bir kelime olan Hûbyâr’ın iki anlamı vardır. Hû: Allah anlamındadır. Hûb: güzel, hoş, iyi demektir. Yâr: yârân, dost, sevgili, ahbab, mahbûb, muhibb  ifade etmektedir. Hûbyâr ise birincisi dünyevi anlamda “Güzel Dost” demektir.Türkmence; Huday (Hudaay): Allah, Hüda. Hudayyolı (Hudayyoolı): Allah için kesilen kurban. Demektir ki eski Orta-Asya Türkçesinde ve lehçelerinde aynı anlamlara gelen benzer kelimeler vardır.   İkincisi ise manevi anlamda “Allah’ın sevgilisi”, “Allah’ın Güzel Dostu” ya da “Hakk Ereni”ni, Allah yolunda başını (serini) kurban etmeye hazır, kamil insanı ifade eder ki; Alevilerde bu manada “Hubyar Sultan”ı telakki etmişlerdir.     

Hünkâr Hâce Bektaş-ı Veli (1209/10-1271/3) ile çağdaş olan Hubyar Sultan’ın Türkistan’da evli olduğuna dair bir rivayete rastlamadık. Bu durum Alevilik’te tek eşlilik anlayışından kaynaklanmış olabilirliğindendir. Ortak ittifak Hubyar Sultan, Anadolu’ya gelip yerleştikten sonra evlendiğidir. Karamanoğlu Mehmet Bey (Ö.1277) yöreyi irşat amacıyla Yalıncak Sultan adlı bir zatı gönderir. Bu zatta bugünkü Sivas’ın Hafik İlçesinin Yalıncak Köyü’ne yerleşerek dergahını kurar. Hubyar Sultan’da Yalıncak Sultan (Ö. 1283 )’ın kızı Gönül Ana ile evlenir ve soyu bu hatundan devam ederek bugünlere gelir. Bu evliktende anlaşılacağı gibi Hubyar Sultan ile  Karamanoğlu Mehmet Bey arasında sıkı bir siyasi ilişki mevcuttur. Varolan bu ilişki bölgedeki halk hareketlerinede yansımıştır.

Bugünkü Kazakistan’ın Türkistan bölgesinden Oğuz-Beydili boyu oymakları ile Anadolu (Rum)’a göçerek; Tokat bölgesine yerleşen Hubyar Sultan’da Hâce Ahmet Yesevi halifelerindendir. Hubyar Köyü’nde tarihsel olarak Beydili Sıraç topluluklarına ve Hubyar Dede Ocağı’na damgasını vuran Hubyar adında iki zat vardır. I.Hubyar Sultan 13.yüzyılda, II.Hubyar Abdal 16.yüzyılda yaşamıştır. İki Hubyar’ın yaşam öyküsü, rivayetleri, menkıbeleri, kerametleri, ozanların deyişleri birbirine karışmıştır. I. Hubyar Sultan’ın konar – göçer bir şekilde zaman zaman geldiği  Ormanlık yöre kutsal kabul edilmektedir.Kendi adıyla anılan bugünkü Hubyar Köyü’nü kuran II.Hubyar Abdal ise Horasan’dan gelen Hubyar Sultan’ın torunlarındandır.  

I.Hubyar Diye de bildiğimiz ve 13.yy da yaşayan Hubyar Sultan’ ın   tam olarak ne zaman ve nerede öldüğü bilinmemektedir.  

16.yy da yaşayan Hubyar ‘ ın ise eldeki belgelere göre 1573 lü yıllarda öldüğü düşünülmektedir. Hubyar Abdal diye de adlandırdığımız II.Hubyar ‘ ın Türbesi Tokat Almus Hubyar Köyündedir. Bu türbenin nezdinde her iki Hubyar bir kabul edilmiş ve dua ve kurbanlar buraya sunulmaktadır.

Hubyar Abdal 1527 yılında Tokat Bölgesinde yapılan Celali İsyanlarından Zünnünoğlu Halil ayaklanmasına katılmış hatta bu ayaklanmanın organizesini sağlamıştır. Bu isyanın kanlı bir şekilde bastırılmasından sonra Bugünkü Hubyar Köyü sınırları içerisinde bulunan Tekeli Dağı eteklerinde bulunan Gürgençukuru diye de bilinen Ormanlık alana yerleşmiş ve Hayatını burada tamamlamıştır.

Hubyar Abdal Hubyar Köyüne bir Tekke kurarak taliplerine ve gelip geçenlere aş imkanı sağlamıştır. Buraya kurduğu Dergahta yetişen Dedeleriyle Kızılbaş Beydili Sıraç Türkmenlerine hizmet etmiş onların birliğini ve dirliğini temin etmiştir.

Kaynak : Hubyar Sultan Ocağı ve Beydili Sıraç Türkmenleri - A.KENANOĞLU - İ.ONARLI Hubyar Sultan Derneği Yayınları 1


*** Hubyar Ocağı ***

 

Hubyar Sultan Dede ve yanında bulunan torunlarının Hubyar köyünde bulunan türbesinden bir görünüş

Hubyar Ocağının Anadolu da bulunan Alevi Ocakları içerisinde bulunan 12 büyük Ocaktan birisidir.

Hubyar Ocağı ismini kurucusu olan Hubyar Sultan Dede’ den  almaktadır.Hubyar Ocağı mensupları Amasya-Tokat-Sivas yörelerinde Sıraç Toplulukları diye de adlandırılmaktadırlar.

Hubyar Ocağının kuruluş tarihi hakkında çok fazla bilgi bulunmamakla birlikte  eldeki şecereye göre bu Ocak 13.yy da kurulmuştur.

Hubyar Ocağının Kurucusu Hubyar Sultan Dede' nin  Beğdili Türkmen aşiretinden olduğu ve bu Ocağın kurulmasında başta Beğdili aşireti olmak üzere birçok Türkmen aşiretinin rol oynadığı gerek tarihi bir takım belgelerden,  gerek Hubyar mensubu köy isimlerinden ve gerekse de eskilerden beri Hubyar dedelerinin anlattıklarından ortaya çıkmaktadır.

Diğer taraftan ise Anlatılan Rivayetlerde ve eldeki şecerede Hubyar Sultan Dede' nin  Hz. Ali torunlarından ve 12 imamlardan olan İmam Rızanın soyundan geldiğidir. Yani Hubyar Dervişin Evladı  Resul (Seyit) olduğudur.

Hubyar Ocağı Dedelerinin eskilerden Üryan Hızır ocağına bağlı oldukları ve bu ocağın dedelerine görüldükleri Hubyarlılar tarafından anlatıla gelmekte ve bu durum Üryan Hızır dedeleri tarafından da bilinmektedir. Zamanla Üryan Hızır dedelerinin Hubyar köyüne gelememesi sebebiyle Hubyar dedeleri bir birlerine el vermişlerdir.

Hubyar Ocağı düşkünleri ise Hıdır Abdal Ocağına veya Hacı Bektaş Veli Ocağına görülmektedirler.

Hubyar Ocağı mensupları ,  Tokat- Almus (Eskiden Sivas-Hafik) Hubyar Köyü merkez olmak üzere Tokat-Sivas-Amasya-Çorum-Samsun-İzmit-Aydın-Manisa–Erzurum-Erzincan yörelerinde yoğun olarak bulunmaktadır. Bunun yansıra Hubyar dedelerinin eskilerden Azerbaycan taraflarına dedeliğe gittikleri anlatılmakta ve halen bunu bilenlerde yaşamaktadır.

Günümüzde Hubyar Ocağı mensuplarının önemli bir bölümü ise Yurt dışında (Almanya- Avusturya – İsviçre – Hollanda – İngiltere – Fransa – Belçika Amerika ) yaşamaktadırlar.

Hubyar Ocağı , 1800’ lü yılların sonlarına doğru bir ayrıma uğramış ve Tokat Zile’ de bulunan Veli Baba ve eşi Anşa bacı Kendilerinin bizzat Hubyar’ dan el aldıklarını iddia ederek Hubyar Dedelerinden ayrılmışlar ve  bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Veli Babanın ortaya çıkmasıyla birlikte Tokat-Zile ve Amasya yöresinde bulunan Hubyar talipleri Hubyar Dedelerinden vazgeçerek bu kişilere görülmeye, sorulmaya ve tarikatlarını yürütmeye başlamışlardır. Anşa Bacılılar diye tanınan bu gurup,  Sıraç Toplulukları diye de tanınmaktadır.Gerçi yörede bulunan Tüm Hubyar taliplerine  sıraç diye hitap edildiği bilinmektedir. Anşa Bacılılar Halen Hubyar türbesini ziyaret edip, dualarını edip  kurbanlarını sunmaktadırlar.

Anşa Bacılılar tüm Hubyar mensupları gibi gelenek, göreneklerine son derece bağlı ve orijinalliğini hiç kaybetmemiş topluluklar olarak dikkat çekmektedir.  

 

Fotoğraflar  Ali KENANOĞLU tarafından çekilmiştir.

Anşa Bacı ve Veli Baba' nın Zile Acısu Köyünde bulunan mezarlarından bir görüntü

Acısu köylüleri Cuma akşamı mezar başında lokma yerken

Hubyar Ocağı günümüzde de Dedesiyle,Talibiyle aktifliğini koruyan geleneklerini, göreneklerini, inançlarını, ibadetlerini kent ortamında dahi yerine getirebilen ender Ocaklardan birisidir.

 

PIR SULTAN ABDAL

Pir Sultan Abdal, Alevi toplumunun bagrindan cikan en büyük halk ozanlarindan biridir.Yasami boyunca haksizliklara karsi mücadele etmis, hatta asilacagini bile bile bu tutumundan vazgecmemistir. Siirleri ve direnisci tutumuyla nice kusaklara örnek olmustur. Pir Sultan’in siirleri ve deyisleri hala dilden dile ve agizdan agiza dolasiyor. Bu büyük insanin hayatina bakmakta yarar var.

Pir Sultan Abdal’in 1510/14 -1589/90 yillar arasinda yasadigi tahmin ediliyor. Öz adi Haydar olmasina karsi siirlerinde Pir Sultan mahlasini kullanir. Kendisi Sivas’in Yildizeli ilcesinin Circir bucagina bagli Banaz köyünde dünyaya gelmistir. Yirmi yasina bastiginda Seyit Ali Sultan Dede’nin dergahina baglanir ve ikrarini verir. Tam bes yil gece-gündüz demeyip, o dostluk ve muhabbet kapisina eli erdigince, gücü yettigince katkida bulunur. Odun tasir, su getirir, hasat kaldirir, konuklar agirlar, ac doyurur, harama el sürmez ve dergaha bir tek haram lokma getirmez. Eline, diline, beline sahip olmak; onun da diger canlar gibi hic aklindan cikarmadigi bir temel ilke olur. Haydar, dergaha ve dolasiyla halka hizmeti, Hakk’a hizmet sayar. Makamlari adim adim alir ve sonunda „Pir" makamina erisir. Pir Sultan Abdal Seyit Ali Sultan Dede’den dedelik hirkasini ve Pirlik nisanini aldiktan sonra canlari tek tek dolasir ve dertlerini dinler. O günlerde, Andadolu’da kötülük kol geziyor, zalim esen rüzgar ölüm türküleri söylüyordu. Vahsi padisahlar,

rüsvetci kadilar, yobaz müftüler, zalim pasalar ve niceleri halkin alin terine bakmadan insanlarin hayatini ceheneme dönüstürüyorlardi. Özellikle Alevi toplumunu kafirlikle, imansizlikla ve zindiklikla sucluyorlardi.  gerek Selcuklu, gerekse Osmanli döneminde irili ufakli pek cok ayaklanma girisimi olmus, fakat hepsi basarisizlikla sonuclanmisti.Pir Sultan Abdal, zalimlere, ezenlere karsi siirlerini bir silah olarak kullandi, ömrünün sonuna dek türkülerini hem de yüksek sesle söylemekten kacinmadi. Anadolu Alevilerinin zulme karsi baskaldirmalarina önderlik eden Pir Sultan, Hizir Pasa tarafindan asilmistir. Yine söylentilere göre Pir Sultan Abdal’in Seyyid Ali, Pir Muhammed ve Er Gayib adli üc oglu ile Sinem adli bir de kizi vardi.

Pir Sultan Abdal adi, bugün bile isbirlikci, yobaz, gerici kesimlere korku vermektedir. Öyle ki, türkülerine ve hatta heykeline bile tahammül edemeyenlere, hem de sikca rastlanmaktadir. Haksizliga karsi mücadelenin bir simgesi haline gelen bu büyük ozani Alevilerin sembolü olarak saygila aniyoruz.



*** HIDIR ABDAL SULTAN ***


Anadolumu'muzun Türkleşmesi ve İslamlaşması uğrunda, ülkenin taşına, toprağına damgasını vuran HORASAN ERENLERİ zincirinin bir halkası da, Erzincan Kemaliye, Ocak Köyü'nde türbesi bulunan Hıdır Abdal Sultan'dır. Anadolu insanının "ermiş, veli veya evliya" olarak nitelendirdiği bu yüce kişiler, Tanrı'nın rahmeti olarak halkın arasına karışırlar... Ülkemize vurulan Türk mühründe hep onların izleri vardır... Hıdır Abdal Sultan da bu niteliklerle bezenmiş, Hacı Bektaş Veli'nin manevi dünyasından feyz almış bir Horasan Eri'dir. Hacı Bektaş Veli, O'nu "Düşkünocağı" görevi ile onurlandırmış ve bugün türbesinin bulunduğu Ocak Köyü'nde, yaklaşık yediyüz yıl önce kurduğu tekkesinden, Türk gücünün çevreye yayılmasında etkili hizmetleriyle, halkın gönlünde taht kurmuştur... Tarihi kaynaklar, aynı zamanda bir mücahid (savaşan) eren olan Hıdır Abdal Sultan'ın Ocak Köyünde tekkesini kurduktan sonra çevrede Bizans egemenliğinin sona erdiğine ve bu yörede fethin tamamlandığına dikkat çekmektedir. Hıdır Abdal Sultan Hazretleri, Peygamber soyundandır. Soy ağacının Hz.Muhammed'e ulaştığı'nı belgeleyen "anıttaşındaki" bilgilerin bir bölümünde şöyle deniyor; "Sülale-i Pak, Karaca Ahmed evladlarından Es-Seyyid Hıdır Abdal..." Metinde geçen "Sülale-i Pak ve Seyyid" sözcükleri, Selçuklu ve Osmanlı döneminde soyzinciri peygambere ulaşan kişileri belirlemek için kullanılmış deyimlerdir. O2nun peygamber soyuna ulaştığını kanıtlayan ikinci temel belge ise; "Şecere veya Silsile Name" dir. Bu belge, Hıdır Abdal'ın temiz soyunun tam bir açıklıkla anlatması açısından çok değerli bir belgedir. Bu belge, Noter onaylı olarak koruma altındadır..